Fareler ve İnsanlar ile Şeker Portakalı hakkında

  • 11 Ocak 2013 tarihinde, tarafından yazılmıştır.

http://baskaldiraninsan.com/2013/01/11/bu-bir-edebiyat-eseri-degildir-ve-mustehcen-ogeler-barindirir/ linkinden alıntıdır.
Fareler ve İnsanlar ile Şeker Portakalı hakkında açılan ilginç soruşturmalarla beraber, sansür yeniden kamuoyu gündemine geldi. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışması için yapılan bir röportaj, gündemdeki çoğu soruyu yanıtlaması hasebiyle, yeniden önem kazandı. Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR) eski başkanlarından Mehmet Moralı ve birlik mensubu çevirmenlerden Süha Sertabiboğlu‘yla geçtiğimiz ay Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışması için yaptığımız röportajı aşağıda bulabilirsiniz.
ÇEVİRMENLER MUZIR NEŞRİYAT VE 301′İNCİ MADDENİN TEHDİDİ ALTINDA

SÜHA SERTABİBOĞLU, BEAT KUŞAĞININ ÖNEMLİ İSİMLERİNDEN WİLLİAM S. BURROUGHS’UN YUMUŞAK MAKİNE KİTABINI TÜRKÇE’YE ÇEVİRDİKTEN SONRA KÜÇÜKLERİ MUZIR NEŞRİYATTAN KORUMA KURULU’NUN ENGELİNE TAKILDI. ÇEVİRMENLER MESLEK BİRLİĞİ’NİN (ÇEV-BİR) ESKİ BAŞKANI MEHMET MORALI VE SÜHA SERTABİBOĞLU, ÇEVİRMENLERİN KARŞILAŞTIĞI ENGELLEMELERİ TÜRKİYE’DEN ŞİDDET HİKAYELERİ’NE ANLATTILAR.
Röportaj: Cankız Çevik
William S. Burroughs’un Yumuşak Makine isimli kitabı 2011 yılında sizin çevirinizle yayımlandı ve hemen ardından hakkınızda dava açıldı. Davanın gerekçesi neydi?
Süha Sertabiboğlu: Kitap, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun gündemine geldi ve savcılık kurulun hazırladığı rapora dayanarak dava açtı. Önce çevirisini yaptığım Yumuşak Makine eseri ile ilgili olarak bana ve yayınevine dava açıldı. Ardından Funda Uncu’nun çevirdiğiÖlüm Pornosu da aynı sürece dahil edildi.
Muzır Neşriyat Kurulu nedir, ne yapar?
Mehmet Moralı: Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu diye bir yasa ve bu yasanın uygulanmasını denetleyen bir kurul var. Ancak edebiyat eserleri yasa kapsamına girmiyor.
Edebiyat eserleri kapsam dışıysa, kurul Yumuşak Makine hakkında nasıl rapor düzenleyebildi?
M.M.: Olay aslında çok basit ve teknik bir iş. Mahkeme bir bilirkişiye başvurarak incelemeye konu eserin edebiyat eseri olup olmadığının tespit edilmesini istiyor. Edebiyat eseri olduğuna dair rapor gelirse dava zaten otomatikman düşüyor.
S.S.: İlk çıkan raporda, “Bu bir edebiyat eseri değildir ve müstehcen ögeler vardır” diye yazıldı. Dava da onun üzerine açıldı.
M.M.: Daha evvel de İsmail Yerguz’un çevirdiği, Apollianire’in bir eseri hakkında aynı yöntemle dava açılmıştı. Onda Muzır Kurulu “muzır” diye rapor verdi. Sonra Edebiyatçılardan oluşan bir bilirkişiye gitti, ancak onlar “edebiyat eseri” diye rapor verdiler, bunun üzerine dava düştü.
Muzır Neşriyat Kurulu haricinde, yazarlar, çevirmenler ve yayınevleri hangi yöntemlerle yargılanıyorlar?
M.M.: Daha önceki dönemde çevirmenler 301’den yargılanırdı. Bu da enteresan bir şey çünkü yasada eserin sorumluluğu esas olarak yazara aittir. Ancak yazar Türkiye’de değilse çevirmen yargılanıyor. Bunu ben borçlar kanununa benzetiyorum, hani borçluyu bulamazsanız da kefilden alırsınız ya parayı. Bu da onun gibi. Oysa ki bu temel hukuk normlarına aykırı. Çevirmenin suç işlemiş olup olmaması, yazarın Türkiye’de bulunup bulunmamasına bağlı olmamalı. Örneğin Noam Chomsky’nin bir kitabı hakkında da aynen böyle bir dava vardı. Çevirmenin davası ancak Chomsky Türkiye’ye gelince düştü. Chomsky’nin davası da sonunda beraatle sonuçlandı. Yalnız giderken de şöyle dedi:“Haberiniz olsun, ben her davada buraya gelemem.” Ama daha sonra yine başka bir kitabı yargılandı… Sonra, Elif Şafak’ın bir kitabı yüzünden yine çevirmen yargılanıyordu. Elif Şafak davaya çıkınca çevirmenin davası düştü, sonrasında Elif Şafak’ın davası da düştü zaten. Benim bildiğim kadarıyla bu tip yayınlarla ilgili çevirmenlere açılan davaların hepsi düştü.
S.S.: Benim bildiğim farklı bir örnek var. Altıkırkbeş yayınları Yumuşak Makine’nin yazarı William Burroughs’un başka bir eserini basmış, yayınevi eserden ötürü yargılanıp ağır bir para cezasına mahkum edilmiş. Yayınevinin sahibi yasal yollara başvurmuş ama hepsinden olumsuz cevap alınca davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürmüş. AİHM’de dava bozulmuş ve Türkiye yüklü bir para cezası ödemeye mahkum edilmiş.
Daha önce çevirdiğiniz, diğer eserlere dair benzer yargı süreçleri yaşadınız mı?
S.S.: Yargı süreci değilse de, olası bir yargı sürecini engellemek uğruna sansüre maruz kaldım. Zygmunt Bauman’ın soykırımla ilgili Modernite ve Holocaust diye bir eserini çevirdim. O kitabın bir yerinde “İngilizlerin şu soykırımı, Türklerin Ermeni soykırımı…” diye bir cümle geçiyordu. Ben onu olduğu gibi çevirdim fakat kitap yayımlandığında gördüm ki yayınevi o cümleyi çıkartmış. Dipnot olarak da bir ifade koymuşlar, durun hatta direkt kitaptan okuyayım: “Yayıncının Notu: Yazarın verdiği Türkiye’yi içeren benzer bir örnek, düşünceye konulan yasaklar nedeniyle sakıncalı görülerek, yayıncımız tarafından kullanılmamıştır.” Ben aynen çevirmiştim ama başlarına iş açmamak için yayınevi beni sansürledi. Fakat bu kitap daha sonra başka bir yayınevi tarafından, aslına uygun olarak basıldı.
Bu arada daha evvel çevirdiğim bir müstehcen kitap da henüz basıldı. Lisede Kan ve Cesaret diye bir kitap, bunda da ensest var. Fakat yayınevi önlem almak için kitabın arkasına “Bu kitap yetişkinler içindir” diye yazdı. Ayrıca kitabın içinde ne tip konular varsa, onları da arka kapakta belirtti. Tabi bu caydırır mı dava açıcıları bilmiyorum ama her an bir şey olabilir diye beklemedeyim. Fakat eserin Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’na gönderileceğini sanmıyorum çünkü eserin yetişkinler için olduğu zaten belirtilmiş.
Bu yeni bir uygulama ama değil mi? Daha önce herhangi bir kitapta böyle bir ibareyle karşılaşmamıştım.
S.S.: Elbette. Önce “+18” uyarısı koymayı tasarladılar ama komik olur diye düşünerek açık bir ibare kullanmaya karar verdiler.
Tüm bu yargı süreçlerine dair medyanın ilgisini ve kullanılan dili nasıl buluyorsunuz?
S.S.: Doğru şeyler yazanlar da oldu, olayı çarpıtanlar da. ÇEV-BİR’in avukatının önerisi üzerine mahkemedeki ifademde, “Ben porno çevirmedim, edebiyat eseri çevirdim” dedim. Bunun üzerine bu ifadeyi, “Ben porno çevirmedim!” diye manşetlere çıkardılar. Adımız “porno çevirmeni”ne, “pornocu çevirmen”e çıktı. Beni yıldıran da asıl bu oldu, bu yüzden bir daha müstehcen kitap çevirmemeye karar verdim. Belki kendilerine göre haklıdırlar, daha medyatik bir şeyler yazmak istiyorlar ama ben bundan hiç hoşlanmadım.
M.M.: Evet, 10 duruşma gidilip gelinen bir süreç var ortada ama eninde sonunda kazanıyorsunuz. Çünkü zaten bu davalar, “bu adamlar mahkum edilsin” diye açılmıyor, tamamen bezdirmek için açılıyor. Gazetede hoşunuza gitmeyen bir yorum çıktığında yapacak bir şeyiniz de yok. O gazeteye karşı ne yapacaksınız? Tabiri caizse, işi ayağa düşürmüş oluyorlar ve elinizden hiçbir şey gelmiyor. Belki bizim haberimiz olmadan televizyonlardaki komedi programlarına bile konu olmuştur.
2006’da ÇEV-BİR’in kurulmasından sonra dava edilen çevirmenlerin sayısında bir azalma oldu mu?
M.M.: ÇEV-BİR olarak bu tür davaları takip etmeye başladığımızdan beri hiçbir çevirmen ya da yazar mahkum olmadı. Bu konuda ÇEV-BİR’in bir etkisinin olduğunu söylemek iyimserlik olur. Çünkü çok ağır ve büyük çarkların döndüğü bir sistem bu, biz de aradaki bir kıymığız. Davaların veya mahkumiyetlerin sayısında bir değişim varsa, bu ülkenin genel durumundaki değişikliklerden kaynaklanıyor olabilir. Yine de 2006’dan bu yana herhangi bir mahkumiyet olmadı. Ancak işin başka bir boyutu daha var; anlatırken, “Yargılandı, beraat etti” diyoruz ama o davalar aslında iki sene falan sürüyor. Uzadıkça uzuyor ve çok eziyetli süreçler haline geliyorlar.
Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu gibi eserlere açılan davalarla bir anlamda yayınevlerine, çevirmenlere ve yazarlara gözdağı verilmiş oldu. Bu tecrübeler yayın camiasını daha temkinli olmaya mı zorluyor? Çeviri yaparken eskisinden daha mı tedbirlisiniz?
M.M.: Örneğin ben tarih ağırlıklı kitaplar çeviriyorum ve bir yerinden mutlaka bir şey çıkıyor. Sonuçta, “Ben Ermeni meselesinden bahseden kitapları çevirmeyeceğim” de diyemezsiniz. Birkaç kitabımda, Ermeni soykırımına ilişkin beni de tedirgin eden bazı cümleler vardı. Ancak bahsettiğim kitaplar Ermeni soykırımı davaları furyasının sonrasına yetiştiği için bana bir dava açılmadı. Sanıyorum ki mevcut hükümetin ilgi alanına daha çok müstehcenlik girdiği için şimdilik onunla uğraşıyoruz. Yakın çevremden bir örnek vereyim. Bir yakınım çok beğendiği bir edebiyat eserini çevirmek istiyor. Ancak dahil olduğu bir konuşmada çevirmenlerin başına gelenleri işitince o kitabı çevirmekten vazgeçiyor. Sonuç olarak kitabı Türkçe’ye çevirmedi.
S.S.: Bir diğer örneği ben aktarayım. Yabancı bir bitki bilimci Türkiye’deki florayı, ilaç bitkileri türlerini incelemiş ve aşağı yukarı 10 ciltlik dev bir eser kaleme almış. Zaten Türkiye flora bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Adam, Türkiye’nin dört bir yanındaki araştırmaları sırasında Kars ya da Iğdır’da yeni bir tür keşfetmiş. O taraflar Ermeni bölgesi olarak bilindiğinden, bitkiye de “bilmemne Armeniaca” adını vermiş. Bunun üzerine o 10 ciltlik, Türkiye’yle ilgili büyük eserin ülkeye girişi yasaklanmış. Şu an ne durumda bu kitap bilmiyorum, benim bu bilgim neredeyse 20 sene öncesine dayanıyor.

Davalar, mahkumiyetle sonuçlanmayacakları belli olmasına rağmen açılıyor. Bunun tek sebebi gerçekten kişi ve kurumları sindirmek mi?
M.M.: Dediğim gibi, davalar mahkum etmek için değil, bu korkuyu sağlamak için. 1990’larda, Ana Britannica ansiklopedisinin hazırlanışı sırasında, ansiklopedinin Ermeniler ve Kürtlerle ilgili kısımları yüzünden editörler idamla yargılandılar. Dava ilk celsede düştü ancak sonuçta bir idam davası açılmış oldu. Önemli olan neyin neden yasaklandığı veya neden yargılandığınız değil zaten. Dün Ermeni meselesinden, bugün müstehcenlikten, yarın da herhangi başka bir meseleden yasaklar getirilebilir. Bakarsınız Galatasaray-Fenerbahçe maçından bahsetmek suç sayılır. Asıl önemli olan ortada bir hakim devlet mantığı olması ve bunun hiçbir mantık, adalet, hukuk tanımadan, mahkumiyet olmayacağını bile bile davalar açması.
S.S.: Demek ki o devleti yönetenler bu durumdan, yasadan memnunlar ki değiştirmiyor, yerli yerinde bırakıyorlar. Yoksa edebiyat eserlerinin bu tip değerlendirmelere tabi tutulmaması konusunda farklı düzenlemeler getirilebilirdi. Bence savcılara, “Bu bir kitaptır, dava açılamaz” diyebilmelerini sağlayacak, ellerini güçlendirecek enstrümanlar sağlanabilir. Savcıyla konuştuğumuzda, “Ben bu davayı açmazsam, çok laf gelir, başıma iş açarlar” yanıtını alıyoruz. Çünkü Muzır Neşriyat Kurulu’ndan bir rapor geldiğinde, savcı o rapor gereğince hareket etmek zorunda.
M.M.: Bir yandan, sadece “devlet” dememiz de yanlış olur, bu anlayış tüm topluma sirayet etmiştir. Örneğin; Süha’nın ya da Funda Uncu’nun davalarında hakimin bize söylediği şuydu: “Ben tek başıma karar veremem, illa ki bir bilirkişi raporu gerekiyor. Yoksa Yargıtay’dan döner kararım.” Bir yandan da bu davada bilirkişilik yapacak uzman bulunmuyor, insanlar çekiniyor çünkü. Halbuki bir şey yok; bunlar edebiyat eserleri. Davalara konu olan kitapların yazarları, tüm dünyadaki Edebiyat Fakülteleri’ndeki derslerde adı geçen kişiler.
S.S.: Konuyla çok ilgili değil belki ama geçen gün bir televizyon kanalında yayınlanan bir kültür-sanat programında yurtdışındaki bir müzenin içinde yapılan bir program gördüm. Orada Michelangelo’nun ünlü Davut heykelini gösteriyordu. Fakat gözlerime inanamadım, heykelin edep yeri sansürlenmişti!

Evet, aynı şekilde Leonardo da Vinci’nin Vitruvius Adamı çalışması da geçtiğimiz günlerde sansüre takılmıştı.
S.S.: Allah allah! O yüzden bunları görünce “devlet bu işin içinde değildir”diyemiyorsunuz. Daha bile şiddetlendirmeleri muhtemeldir. Yani sen tüm dünyanın hayranlıkla baktığı eserlere bakıp, sadece orasını görüp başka bir şey anlamıyorsan, demek ki bu kişilerin dünyaya bakışında bir tuhaflık var, demek ki dünyaya apış arasından bakıyorlar.
Birileri toplumun neyi ne kadar göreceğine, okuyup okuyamayacağına karar verirken toplumdaki bu umursamazlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.M.: Bu tarihsel bir problem. Eskiden Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının adı Memalik-i Osmaniye’ydi. Yani Osmanlı’nın mülkü, ki biz de onun mülkündeki sığırlar gibiydik işte. Ondokuzuncu yüzyıla kadar bütün toprak da, teba da Osmanlı’nın malıydı. Halk, bu mantıkla asırlar geçirmiş. “Demokrasiye geçtik”deyince hemen İngiltere ya da Fransa’daki gibi bir bilinç bekleyemezsin ki insanlardan. İngilizler onyedinci yüzyılda demokrasiye geçtiler, ancak 400 yılda bugünkü hallerine gelebildiler. Yani genlerimize işleyen, bilinçaltımızdaki bu suskunluğun kırılması zamanla olacak. Korkular yersiz de değil, hakikaten insanların başına işler de geliyor bizim ülkemizde. Üstüne üstlük kitap, dergi okuma oranları da çok düşük. Ancak bol resimli gazeteler okunuyor. Bu Avrupa’da da belki böyledir; Daily Mirror, Sun çok satar ama Guardian, Le Monde gibi gazeteler önemsenir. Bir onların baş sayfasındaki resim oranına, bir de bizdeki en çok satan, büyük gazetelerin resimlilik oranına bakın, zaten okuma oranını anlarsınız. Hele ki çeviri eserlerin okunma oranları daha da düşük.
Bu okuma oranı düşüklüğü yayınevlerinin politikalarını etkiliyor mu?
M.M.: Elbette etkiliyor çünkü satmayacağı düşünülen kitabı basmak istemiyor yayınevi. Ama bir yandan da kimisini daha az, kimisini daha çok bağlıyor bu durum.
S.S.: Her yayınevinin politikası farklı. Örneğin Can Yayınları müstehcen yayın çevirmez; üst orta sınıfa hitap eden, biraz daha best seller’a kayan kitaplar basar. Keza Yapı Kredi, İletişim Yayınları da öyle. Ama mesela Ayrıntı, Sel gibi yayınevleri daha cesur kitaplar basar. Altıkırkbeş Yayınları da öyleydi mesela ama artık biraz ufaldı onlar. İşte bu yayınevleri de başlarını davalardan kurtaramıyorlar.
M.M.: Örneğin İletişim Yayınları daha çok klasik edebiyat eserleri veya siyaset, tarih kitapları basar. Ki o kitapların da 5-10 sene evvel 301’le başları çok derde giriyordu. Şimdi sıra müstehcen eserleri basan yayınevlerinde. Ama onlarda henüz bir yılgınlık yok. İşlerine aynen devam ediyorlar.
ÇEV-BİR olarak takip ettiğiniz davalara kamuoyunun desteği ne durumda?
M.M.: Bu süreçlerde halktan da açıkçası çok ciddi bir destek gelmiyor. Birkaç kez geliyorlar ama sonra hep aynı kişiler katılıyoruz duruşmalara,“Sen, ben, bizim oğlan.” ÇEV-BİR’den, PEN’den, Yayıncılar Birliği’nden birer kişi geliyor, orada buluşuyoruz. Onun davası, bunun davası derken benim hayatımda sadece mahkeme kapılarında görüştüğüm bir grup insan var. Bu çok ilginç bir şey.
S.S.: Mesela Ölüm Pornosu 13 baskı yaptı. Ben Yumuşak Makine’yi çevirirken, “Türkiye’de bu kitabı okuyan üç kişi çıkmaz” diyordum ama 3’üncü baskısı yapıldı. Bu davalar olmasa bu kitaplar bu kadar baskı yapmazdı.
M.M.: Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” romanı da 30 bin kadar satıp, durmuştu. Sonra 301’den dava açıldı, Kemal Kerinçsiz ve ekibi bağırdı, çağırdı, propagandalar yaptılar. Kitabın satışı 100 binlere çıktı.
Hiç size teklif edilen bir kitap çevirisini herhangi bir nedenden ötürü reddettiğiniz oldu mu?
S.S.: Ben prensip olarak bana teklif edilen hiçbir kitabı bugüne dek geri çevirmedim. Bence reddetmek etik olarak yanlış. Çevirdiği kitapta yazılanları illa ki beğenmesi gerekmez çevirmenin. Yumuşak Makine’yi çevirirken de, bu kitabın başımıza iş açacağını anlamıştım. Ama birilerinin bunu çevirmesi lazımsa neden bu kişi ben olmayayım ki? İnsanlara ters gelen her şey bastırılsaydı, bugün hala mağaralarda yaşıyor olurduk.
M.M.: Ben Süha Bey gibi edebiyat eserleri çevirmediğim için şöyle bakıyorum olaya; benim çevirdiğim tarih kitaplarının çoğunda, istenirse 301’den dava açılabilecek potansiyel biraz da olsa var. Ben o kitabı Türkçeye çevirmesem de, o kitap, o fikirler yok olmayacak. Bütün dünya bunları okuyor ama biz hakkımızda denilenlerden habersiziz. Yani ben kitabın sadece bilimsel değerine bakarım. Bir tarih kitabı çeviriyorsam ve adam saçma sapan şeyler anlatıyorsa bunu çevirmem.

Pin It on Pinterest

Share This