Dil ve dilci fobisi

Dil ve dilci fobisi

Dil ve dilci fobisi

O alanda meslek yok ki.” “Ben de hep istemiştim, ama ailem istemedi.” “Bizim okulumuzda açılmadı.” Bu ipucu cümlelerden sonra, neden bahsettiğimi tahmin etmek güç olmasa gerek. Kendisi olmasa dahi genelde herkesin bu cümlelere maruz kalan en azından bir kardeşi, arkadaşı veya tanıdığı oluyor. Bu cümlelere veya bu cümleleri söylemeye mecbur kalmayanları ise ikinci safhada mutlaka diğer cümle öbekleri bekliyor: “Tıp olmadı mı ki?” “Öğretmen olabiliyor musun bari?” “Bir sene daha deneseydin ya!

Evet, “DİL” alanından ve DİL puan türüyle tercih edilen üniversite bölümlerinden bahsediyorum. Ben lisedeyken, ders seçimleri dokuzuncu sınıfın sonundan itibaren yapılmaya başlanıyordu ve üç seneyi kapsıyordu. Artık duyduğuma göre onuncu sınıfın sonundan itibaren herkes alanına dağılıyormuş ve seçtiğimiz derslerle alacağımız eğitim, yalnızca iki seneyi kapsıyormuş. Bu, kişilerin ihtisaslaşması adına olumsuz bir gelişme. Peki, “DİL” tam olarak ne? DİL, hem yabancı dil derslerini ve Dil ve Anlatım dersini ağırlıklı tercih eden sınıflara verilen isim, hem de üniversite sınavında özellikle bu sınıfın tercih edeceği genel puan türünün ismidir. Çoğu zaman, aile ve toplumun benimseyemediği, dolayısıyla diğer alanlara göre daha az tercih edilen bir bölüm.

Peki, bu bölümü tercih etmesine izin verilmeyen öğrencinin yaşayacağı sonuç nedir? “Sevmediği işi yapmasıdır…”

Bence, ülkemizin ve hatta dünyanın en büyük sorunlarından biri bu. Anlaması güç değil. Hayatınızda konuştuğunuz kişilere, laf arasında “İşinden memnun musun?” diye sormanız yeterli. Kabul edilsin, edilmesin; yukarıda değindiğim “aile ve toplum baskısı” da bu sorunun en büyük nedenlerinden biri. Ne mutlu ki ben böyle bir baskıyla hiç karşılaşmadan hatta doğrudan aile ve arkadaşlarımın desteğiyle “dil” seçtim, başarılı oldum, derece yaptım. Ancak aile baskısı nedeniyle benimle beraber dil seçemeyen sayısız arkadaşım oldu ve onların üzüntüsünü en az onlar kadar hissettim. Peki ama neden?

Doktorların, diğer tüm mesleklerden çok daha fazla eğitim dönemi geçirmeleri ve o düşünülen yüksek maaşları, bu eğitim döneminin ancak sonunda elde etmeye başlamaları; öğretmenlerin, senelerce atama için uğraşmak zorunda kalabilmesi ve onlar için sınavların üniversite sınavından sonra da devam edecek olması; artık sayısız üniversitede açılmış olan hukuk fakültelerinin, müthiş çalışma ve ciddi bir sosyal zeka ve sözel mantık gerektiren bir bölüm olduğu; ülkemizin üretim düzeyi düşünüldüğündeyse mühendisten ziyade teknisyenin çok daha rahat iş ve maaş bulduğu, bu ön yargılara sahip insanlarımızın zannediyorum gözünden kaçıyor. Ancak bundan çok daha vahimi, karşısındaki yaşlı amcaya “siz” diye hitap etmesini dahi öğrenememiş kibirli doktorlarımız, öğrencisini dövebilme yetkisini kendinde bulabilen ya da öğretemeyen öğretmenlerimiz, on yıldır okulunu bitiremeyen hukuk öğrencilerimiz ve her gün işine oflayarak giden ve yaşam enerjisini yitirmiş mühendislerimiz, işte bu mantığın ürünü. Bu mantığın zararıysa yalnızca aile ve toplum baskısıyla bu meslekleri edinmek zorunda bırakılmış bireylere değil, bu bireylerin etki ve hizmet ettiği diğer tüm bireylere, dolayısıyla topluma da dokunmaktadır.

Bense müdür yardımcısının karşısındaki “o” koltukta, artık yalnızca istediğim, üzerine çalışmaktan mutluluk duyacağım “o” dersleri seçtiğim, alanıma kavuştuğum “o” günü unutamam. Zira, o gün benim için dönüm noktasıydı. Aslında çok küçük yaştan beridir zaten bir dilciydim, sosyal bilimler aşığıydım; ama o gün, deyim yerindeyse, bunun tescillendiği gündü. Aynı yıl, kuzenim de konservatuvarın yetenek sınavını kazanmıştı ve o da hayatının dönüm noktasındaydı. Onunla seçimlerimizden ötürü duyduğumuz heyecanı ve artık bizi yalnızca arzu ettiğimiz bir hayatın beklediğini konuştuğumuz gün de yine dün gibi aklımda. O noktadan beridir ben, benim; biz, biziz. Daha başarılıyız, daha mutluyuz ve kesinlikle daha özgürüz.

Sonuç olarak, eğer anne babaların çocuklarından öncelikli beklentisi, çocuklarının kendilerine ve topluma yararlı birey olmaları ise, anne babanın da görevi çocuklarının kendilerini keşfetmelerine olanak sağlayıp onları tanımaları ve onları yetenekleri ve arzuları doğrultusunda yönlendirmeleridir. Devletin görevi ise, eğitim konusunda kişileri birer birer özelliklerine göre kavraması ve eğitimi özgünleştirmesi olmalıdır. Herkesin aynı düzlemde eğitime ve sınava tabi tutulması, artık zararı anlaşılmış bir politikadır.

Ben, hayatım boyunca zeka testlerine itibar etmemiş biri olarak kimsenin kimseden üstün olduğuna inanmıyorum. Yalnızca, sistemin işine yarayanlar üstün, yaramayanlar ise üstün değil diye düşünülüyor. Oysa gerçekte başarısız insan yok, kendi yapısına uygun yeri bulamamış veya bulmasına izin verilmemiş insan var.

Pin It on Pinterest

Share This