İkinci Bir Dil, İkinci Bir Dünya

İkinci Bir Dil, İkinci Bir Dünya

Yazar Lauren Collins’in iki türlü hali var. Bunlardan biri; İngilizce konuşan, anılarını yine bu dilde yazdığı When In French adlı kitabında toplayan Lauren. Diğeri ise bir evliliği ve ikinci bir dilde bir hayatı aynı anda yürütmekle yükümlü, Fransızca konuşan Lauren. Yazar, yeni kitabında Fransız bir adama âşık oluşunun, bu adamla evlenmesinin ve ardından İsviçre’ye yerleşmesinin hikâyesini anlatıyor. Kitabın son kısımlarından alınan bir paragraf, iki Lauren arasındaki komik ama çarpıcı farklardan birini göz önüne seriyor:

Bir gün Internet’te gezinirken, Amerikalı güçlü bir şirket yöneticisinin Twitter hesabındaki tanıtım yazısına denk geldim. Yazının üçüncü satırındaki “Muhteşem bir adamın eşi” ifadesi, aynı anda hem çok abartılı hem de kısır olması yönüyle dikkatimi çekti. İngilizce konuşan tarafım, kimi zaman karmaşık olmayan bir Amerikan erkeğini arzulardı. Günlerden bir gün, Cenevre’de bir öğleden sonrası; duştan yeni çıkmış, hâki pantolonlu, güderi gömlekli, nemli kâküllerini gözlerinin üstünde savuran ve muhtemelen Old Spice kokan bir adam gördüğümde sırf “Merhaba” deyişini duymak için onu gittiği yere kadar takip etme noktasına gelmiştim. Fransızca konuşan tarafım ise, “Kim kocasını ‘muhteşem’ diye tanımlar ki?” diye düşünüyordu.

Burada yazarın bahsettiği birbiriyle çelişen iki karakteri, şu çarpıcı soruyu akıllara getiriyor: Bir dilin bağlamında var olan benliğiniz, başka bir dilin bağlamındaki benliğinizden farklı mı? Birden fazla dil konuşabilen kişiler, bu soruya genellikle olumlu yanıt veriyor. Fransa’da yaşayan Amerikalı bir çiftin oğlu olan anı yazarı Julian Green, bir rivayete göre Memories of Happy Days (Mutlu Günlerin Anısı) adlı kitabının ilk 20 sayfasını önce Fransızca yazmış, sonra İngilizce yazmak üzere kitabı en baştan yazmaya başlamış. Bu değişiklik, yazara başta zaman alıcı bir çeviri külfeti gibi görünmüş, ama daha sonra bu hissin yerini “yeni bir kitap yazma” duygusu almış, zira İngilizce yazarken, Fransızca yazdıklarıyla karşılaştırıldığında daha farklı kelime seçimlerine yöneldiğini fark etmiş. Green, bu durum hakkında “İngilizce yazarken sanki farklı bir kişiye dönüşmüş gibiydim.” yorumunu yapmış. Collins, benzer bir şekilde, ailesinin  “antik yazarlar gibi düşünebilmesi için” Montaigne’e sadece Latince konuşmasını tembih ettiğini ve etrafındakilerin de onunla Latince konuşmasını istediğini yazıyor. Dilbilimciler Aneta Pavlenko ve Jean-Marc Dewaele’nin 1.039 çift dilli ya da birden fazla dil konuşan kişiyle yaptığı bir ankette katılımcılara “Farklı bir dil konuşurken farklı biri gibi hissediyor musunuz?” sorusu yöneltildiğinde katılımcıların yüzde 65’i “Evet” cevabını verdi. Anlatılan bu durumlar ışığında, birden fazla dil konuşabilen birinde, birden fazla kişilik barındırma duygusu oluştuğu söylenebilir.

Buna karşın dilin kim olduğunuzu nasıl etkilediği –ya da gerçekten etkileyip etkilemediği, etkiliyorsa da etkisinin ne derece güçlü olduğu–, dilbilimde uzun yıllardır sıkça tartışılagelen bir konu. Collins, bu konuda “Kime sorduğunuza göre diller ya numaralı gözlükler gibi dünyayı görme şeklinizi değiştirir, ya da esasında numarasız renkli lensler gibi önemsizdir.” diyor.

Dilsel görelilik, yani konuştuğunuz dilin dünyayı algılayışınızda en azından kısmen etkili olduğu fikri, hakkındaki tartışmalar 18. yüzyıldan bu yana yapılıyor, ancak Collins bugünkü düşünce yapımızı şekillendiren kişinin 20. yüzyıl ortalarında yaşamış dilbilimci Benjamin Lee Whorf olduğunu yazıyor. Whorf, Amerikan yerli halklarından olan Hopi’lerin konuştuğu dil üzerine gözlemlerini 1940’lı yıllarda yayımladı. Bu gözlemlerinden en çarpıcı olanı, bu dilin zamanı düz bir şekilde ifade etmeye olanak vermemesiydi. Collins, bunu şöyle açıklıyor: “Whorf bu iddiasını, fiillerin geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek gibi zamanları ifade etmemesi gibi, Hopi dilinin bazı ilginç dilbilgisi kurallarına dayandırdı. Hopi dilinde, fiilde zaman yerine geçerlik belirtiliyor. Örneğin İngilizcedeki ‘He ran’ (koştu) cümlesi, bu dile ‘wari’ (koşmak, olgunun dile getirilmesi) ya da ‘Era wari’ (koşmak, hatırlanan bir olgunun dile getirilmesi) olarak aktarılabilir.” Whorf’a göre Hopi dilindeki bu durum, dilin insanların hayatı ve hareketlerini anlayışındaki rolüne işaret ediyordu.

Genellikle sosyal bilimlerde yeni ve heyecan verici fikirler ortaya konduğunda olduğu gibi, bu merak uyandıran teorinin yarattığı heyecan, kanıtların bir hayli önüne geçti. Zamanla bu yeni teoriye, özellikle Hopi dili üzerine olan gözlemlere karşı şüpheci yaklaşımlar atış gösterdi. 1960’lı yıllara gelindiğinde ünlü dilbilimci Noam Chomsky, evrensel gramer teorisini ortaya atarak Whorf’un teorisini tamamen çürüttü. Collins, Chomsky’ye göre dilin, “biyolojik bir içgüdü olduğunu … [ve] konuşmanın en az nefes almak ve yürümek kadar kültürden bağımsız bir kavram” olduğunu yazıyor. 90’lı yıllarda Harvard Üniversitesi’nden psikolog ve dilbilimci Steven Pinker, The Language Instinct (Dil İçgüdüsü) adlı kitabında Chomsky’nin fikirleri üzerine eklemeler yaparak bu görüşe katkıda bulundu. Pinker, kitabında şöyle yazıyor: “Düşüncenin dille aynı şey olduğu ifadesi, genelgeçer mantıksızlık olarak adlandırılabilen; akla mantığa sığmayan, ancak bir şekilde herkesin kulağına gitmiş olduğu ve birçok çıkarıma olanak sağladığı için herkesçe inanılan bir ifadeye örnek teşkil eder.”

Pinker’ın anlatmak istediği duruma bir örnek vermek gerekirse, ilginç bir bilgi olarak karşımıza sıkça çıkan, Eskimo dilinde “kar” anlamına gelen düzinelerce sözcük olduğu bilgisini ele alabiliriz. Bu, arkadaşlar arasında anlatması zevkli bir hikâye ve Whorf’un dil ve kavrama hakkındaki teorilerini destekler nitelikte olsa da, doğru olmaktan uzaktır. Dilbilimci Anthony C. Woodbury’nin yaptığı araştırmaya göre Orta Alaska’da yaşayan Yupik halkının dilinde “kar” anlamına gelen yaklaşık 15 kelime vardır, ki bu da sanılanın aksine İngilizcede “kar” kelimesini karşılayan kelime sayısıyla hemen hemen aynıdır.

Ne var ki son araştırmalar, dil ve kavramanın kesin bir şekilde ayrılamayacağı yönünde de bulgular ortaya koyuyor. Chomsky ve Pinker’ın sunduğu fikirlere karşı en büyük kanıt, Avustralya’da Queensland’ın kuzey bölgesinde yaşayan küçük bir Aborjin topluluğu tarafından konuşulan Guugu Yimithirr dili olabilir. Bu dili konuşanların tamamının yön duyguları olağanüstü nitelikte, bu durum konuştukları dilin özellikleriyle açıklanabilir. Bunun sebebini anlamak için öncelikle kelimelerin, bir şeyin ya da bir kişinin konumsal durumunu nasıl farklı şekillerde belirtebileceğini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Collins, bunu şu şekilde açıklıyor:

Diller, konumu üç farklı şekilde kodlayabilir. Bunlardan ilki, “Ateşin güneyindeyim” cümlesinde olduğu gibi yermerkezli olarak, yani referans çerçevesini sabit kabul ederek kodlamadır. İkincisi, konumun “Ateşin arkasındayım” cümlesindeki gibi referans noktasının bir nesneye bağlı olarak alınıp iç güdümlü şekilde belirtilmesidir. Üçüncü yöntem ise “Ateşin solundayım” örneğinde görüldüğü üzere referans noktasının gözlemciden gözlemciye değiştiği, benmerkezci yöntemdir. Çoğu dilde bu yöntemlerin en az ikisi kullanılır. İngilizcede konum ifade edilirken üç yöntemin üçünden de yararlanılır, bu sayede “Walk south on Main Street, continue in front of the library, and turn right into the park.” [Main Street’ten güneye doğru yürü, kütüphanenin önünden devam et ve parka doğru sağa dön] gibi bir cümle kurulabilir.

Guugu Yimithirr, uzamsal ifadelerde sadece yermerkezli yöntemi kullanmasıyla diğer dillerden ayrılır. Bu dili konuşan biri nerede olduğunu anlatmak istediğinde, sağ-sol gibi kişiye bağlı değişen yönler yerine yalnızca ana yönleri kullanarak açıklamasında kendisini bir haritanın üzerindeki bir referans noktası olarak alır. Dilbilim araştırmacısı Guy Deutscher, bu dili konuşan birisinin, bir araba koltuğunda yer açılması için yana kaymanızı istediğinde bu ricasını “Biraz doğuya doğru kayar mısın?” şeklinde ifade ettiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu kişi, evinizde bir eşyasını tam olarak nerede unuttuğunu anlatmak için ‘Batıdaki masanın güney kısmında unuttum’ cümlesini kullanacaktır.” Bu durumun, dünyayı algılayışınızı nasıl etkileyebileceğini daha iyi anlatmak için ise bir otelin koridorunun uçlarındaki karşılıklı iki oda örneğini veriyor. İngilizce konuşan biri bu odaları birbirinin kopyası olarak algılıyor. Guugu Yimithirr dilini konuşan biri ise, bu odaları birbirinin tersine döndürülmüş halleri olarak görüyor. Deutscher, “Yani İngilizce konuşan biri aynı odayı iki tane olarak görüp hatırlarken, [Guugu Yimithirr gibi] coğrafi bir dil konuşan biri iki farklı oda görüp hatırlayacaktır.” diyerek örneğini açıklıyor.

Böylesi bir dilin sadece varlığı bile dilin algıyı etkilediği fikrini destekler nitelikte. Eğer dilsel görelilik fikri ve evrensel gramer teorisi, dilin dünyayı görüşümüzü şekillendirip şekillendirmediği sorusuna verilen birbirine tamamen zıt cevaplar olarak düşünülürse yeni nesil dilbilim araştırmacıları, yaptıkları ilgi uyandıran araştırmalar sonucu ulaştıkları yeni bulgularla bu iki uç teori arasında kalıyor. İşte bu araştırmalara dair birkaç örnek:

  • 2003 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) iki bilişsel bilimci tarafından yapılan araştırma kapsamında Almanca ve İspanyolca konuşan kişilere birinde daima bir insan (erkek ya da kadın), diğerinde ise bir hayvan veya bir eşya olan ikişer resim gösterildi. Ancak ikinci karttaki eşya ya da hayvanı karşılayan kelimenin cinsiyeti, iki dilde farklı kabul ediliyordu. Örneğin “balina” İspanyolcada dişil “ballena” kelimesi tarafından karşılanırken, Almancada aynı kavram eril “Wal” kelimesiyle karşılanır. Katılımcılardan kendilerine gösterilen resimlerin ne kadar benzer olduğunu söylemeleri istendi. Araştırmanın sonucunda katılımcıların, iki karttaki kavramların cinsiyetleri aynı olduğunda resimlerin daha benzer olduğunu söylediği gözlendi.
  • 2007 yılında bir grup araştırmacı, yaptıkları araştırma kapsamında İngilizce ve Rusça konuşan kişileri yarıştırdı. Katılımcıların yapması gereken tek şey, bir bilgisayar ekranında gösterilen iki mavi karenin renk tonları farklı olduğunda bir düğmeye basmaktı. Ancak Rusça konuşan kişilerin bu durumda bir avantajı vardı, çünkü Rusçada mavi renk ikiye ayrılır: Koyu mavi tonları “siniy”, açık mavi tonları ise “goluboy” olarak adlandırılır. Araştırmacıların ön gördüğü üzere Rusça konuşan katılımcılar, renk farklılığına İngilizce konuşanlarla kıyaslandığında daha hızlı tepki verdi. Bu araştırma, Science Blog sitesinin araştırma sonrasında belirttiği gibi “dilin, diğer kültürel unsurlardan bağımsız olarak renk algısını doğrudan etkilediği konusundaki ilk kanıt” niteliğini taşıyor.
  • Science of Us dergisinden Cari Romm’un yakın zamanda yazdığı bir yazıda irdelediği bir dizi araştırmanın sonucuna göre konuştuğunuz dil, etik anlayışınızı bile değiştirme gücüne sahip. Örneğin ana dilinizde düşünürken içgüdüleriniz doğrultusunda hareket etmeniz daha olasıdır. İkinci bir dilde ise mantık daha ön plana çıkar, bunun sebebi, Scientific American dergisinde belirtildiği gibi, “ana dilimiz olmayan dili kullanırken gösterdiğimiz çabanın bilişsel sistemimiz için daha fazla çaba gerektiren bir aktivitenin işareti olması” olabilir. Bu durumda, ana diliniz olmayan ikinci bir dili konuşmanın, bilişsel olarak ne kadar enerji istediği kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Collins, bununla ilgili olarak NATO bünyesinde çalışan uzman çevirmenlerin bile yalnızca 20-30 dakikalık vardiyalarla çalışmasını örnek gösteriyor.

Dilin dünya görüşünüzü etkileyip etkilemediği, ya da nasıl etkilediği tartışması, çözümlenmiş olmaktan uzak olsa da çokdilli kişilerin bizzat yaşadıkları ve anlattıkları tecrübeleri görmezden gelmek zor. Collins için Fransızcanın sıkı kurallara bağlı incelikleriyle uğraşmak, anadili Fransızca olan kocası Olivier’yi daha iyi ve derinden anlamasını sağlıyor. Collins, kitabında “bir defasında Olivier’nin az konuşmasını karamsarlığa yorduğunu, ama artık ondaki derin romantizmi, iyimserliği ve gerek abartıdan, gerekse tutamayacağı sözler vermekten kaçınma isteğini gördüğünü” yazıyor ve ekliyor: “Fransızcadaki vous [nezaket belirten ‘siz’] ve tu [sen] hitap şekilleri, samimiyet duygusunu belirgin bir şekilde farklı iki şekilde ele alıyor, bu sayede samimiyeti yoğunlaştırıyor. Bu iki kelime arasındaki fark, mavinin iki farklı tonunun farklı kelimelerle anlatılmasının yarattığı etkinin duygusal boyutunu ortaya koyuyor.”


Kaynak Metin: http://nymag.com/scienceofus/2016/10/speaking-a-second-language-may-alter-your-worldview.html

1 Yorum

  1. Elif Derya Yamaner · 14 Kasım 2016

    Sayın Barış Sadıç, uzun süredir akılları kurcalayan bir konuya değinmiş çok teşekkür ederim. Ben de Türkçede kötü kelimeleri kullanamayan biriyim. Arkadaşımla bir tartışmaya girdiğimde de kötü bir söz söylemek istediğimde hemen İngilizceye dönüyorum. Demek ki nedeni dillerle ilgiliymiş. Çok ilgi çekici.
    Yazdığınız bilgiler için çok teşekkürler.

Pin It on Pinterest

Share This