Sömürgecilik, daha güçlü devletlerin güçsüz devletleri, toplulukları veya milletleri ekonomik ve siyasal egemenlikleri altına alarak yayılmayı istemeleridir. Sömürgeciliğin çok daha eskiye dayanan bir tarihi olsa da, bu yazıda değineceğim sömürgecilik faaliyetleri 15. yüzyılda Keşifler Çağı veya Coğrafi Keşifler Dönemi olarak bilinen dönemde başlamıştır. Bu dönemde Avrupalılar Güney ve Kuzey Amerika, Afrika ve Asya kıtalarını keşfetmişler ve bu bölgeleri sömürgeleştirmişlerdir. Sömürgecilik dönemine İspanyol ve Portekizliler tarafından öncülük edilse de Fransa ve İngiltere de sonradan bu dönemin etkili isimlerinden olmuşlardır. Sömürülen devletleri güçsüzleştirmek adına bu devletlerin pazarlarına, kaynaklarına ve iş gücüne el koymuşlardır. Fakat bu güçsüzleştirme politikası sadece ekonomi ve siyaset odaklı olmamıştır. Aynı zamanda sömürülen devletlerin kültürel yapılarına da baskı uygulamışlardır. Çünkü kültür ve dil  bir toplumun kimliğini yansıtır, dolayısıyla bu değerleri kaybeden toplumlar sömürülmeye çok daha müsait hale gelirler.

Çeviri edebiyat da, kaynak kültürün erek kültür üzerinde kurduğu hegemonyayı güçlendirmek için çok önemli bir araçtır. Çevirmenler eserleri çevirirken belli tercihler yapmışlardır. Bu sayede de erek toplumun kaynak toplum hakkında ve kaynak toplumun da erek toplum hakkında fikirlerinin oluşmasına yardımcı olmuşlardır. Tejaswini Niranjana bunu şöyle açıklar: “Çeviri, ‘sömürgecilik altında işleyen asimetrik güç ilişkileri çerçevesinde hem şekillenir hem de bu ilişkileri şekillendirir.”. Niranjana’ya göre çeviri, kültürler arası iletişimi sağlamaktan öte siyasi bir yöntemdir. Sömürgeciler bazı ideolojik değerleri erek kültüre bu yolla empoze ederler.

Douglas Robinson’a göre çevirinin bu bağlamda üç rolü vardır. Birincisi, “bir sömürü yöntemi olarak çeviri”dir. Başta da bahsettiğim gibi, sömürgecilik sadece ekonomik ve siyasal değil kültürel baskıyı da kapsar. Sömürgeci devletler, işgal ettikleri toplumdaki bireyleri işgale boyun eğecek hale getirmek adına yeni yöntemler aramışlar, bunun için çevirmenler bulmuş ve eğitmişlerdir.  Bu yöntemler bağlamında çeviri, sömürgeyi haklı çıkarmak ve sömürülenler hakkında klişe tiplemeler oluşturmak için kullanılmıştır. Niranjana; Britanya’nın Hindistan’daki sömürgeciliğini güçlendirmek adına çeviriyi kullandığını, çevirinin eğitim, felsefe ve yazın çevirileri ile Doğulu “ötekiye” dair çarptırılmış bir imaj çizmede yardımcı olduğunu söylemiştir. Öyle ki Hintler, kendi tarihlerinin araştırırken Sanskritçe değil İngilizce kaynakları araştırmış ve bu sayede kendilerini, sömürenlerin bakış açısıyla tanımışlardır. Bir diğer örnek, Joseph Conrad’ın Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği) adlı eseridir. Eserin sömürülen halka dair bir imaj çizmede başarılı olduğu söylenebilir.   Hikayedeki İngiliz gemi kaptanı Kongo’ya yaptığı yolculuğu anlatırken sömürgeciliği kötülüyormuş gibi görünse de Afrikalı insanları betimlerken kullandığı ifadeler çok ilginçtir. Onları uygarlaştırılması gereken yaratıklar olarak tasvir etmiş ve hayvani özellikler bahşetmiştir. Yayınlandığı dönemde her ne kadar ülkesinde sömürgecilik hakkında tartışmalar yaratmış olsa da, anlatımıyla klişe bir Afrikalı imgesi oluşturmuştur. 

Çevirinin ikinci rolü ise “kültürel eşitsizliklerin sürdürülmesi için bir araç olarak çeviri”dir. Britanya İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra bile bu eğilim devam etmiştir. Çevirilecek eserler genellikle egemen kültürden olmak üzere sömürülen konumdaki topluma dair klişeleşmiş betimlemeler içeren eserlerden seçilmiştir. Yöntem olarak yerlileştirme uygulanmış ve bu yöntemle sömürülen toplumun kimlikleri göz ardı edilerek asimilasyona uğratılmıştır. Örneğin doğu kültürleri çevirmenler tarafından devamlı olarak mistik, otantik ve barışçıl olarak betimlenmiştir. Buna Nobel Ödüllü şair ve yazar Rabindranath Tagore’nin şiirlerini örnek gösterebiliriz. Tagore, Bengalceden şiirlerini kendisi çevirmiş ve batılı edebiyatçılar tarafından çokça takdir edilmiştir. Kendi ülkesinde modern ve yenilikçi bir insan olarak bilinirken İngiltere’de yukarda belirttiğim gibi ruhani ve barışçıl bir huzur simgesi olarak tanınmıştır.  Mahasweta Sengupta’ya göre Batının Tagore’yi kabul etmesinin yolu buydu. Onu, Doğulu bir aziz olarak görmeleriydi. Hatta Sengupta, Tagore’nin bilinçli bir şekilde şiirlerini erek dile uydurduğunu ve birçok konuda şiiri olmasına rağmen genelde ruhani ve dini şiirlerini çevirdiğini iddia etmiştir. Örnek vermek gerekirse, Tagore bir şiirinde İngilizcede ‘’genius” (dahi) anlamına gelen Bengalce “guni” kelimesini “master” (efendi) olarak çevirmiştir. Sengupta, bu gibi çevirilerin metnin karmaşıklığı ve zenginliği yerine basitliğini ve doğallını vurgulayarak kültürel çeşitliliği yok ettiğini ve dili basitleştirdiğini düşünmüştür. 

Çevirinin üçüncü rolü ise “sömürgeciliğin sona ermesinde yardımcı bir yöntem”dir. Sömürgeciliği sonlandırmak adına çeviri metinlerde kültürel farklılıkların vurgulanması ve kültürel kimliklerin ön plana çıkartılması gerekmiştir. Bu konuda yabancılaştırma ve yerlileştirme kavramları tartışılmıştır. Yerlileştirme yönteminde ifadelerin erek kültürde yer alan karşılığı kullanılabilir veya ifade kültürel bir ögeyse bu anlamından arındırılıp erek dile uyarlanabilir. Burda amaç, erek okuyucunun okuduğunu anlamasıdır ve kaynak metnin orijinalliğiyle ilgili kaygılar azdır. Yabancılaştırma yönteminde ise çevirmen doğrudan çeviriye yakın bir yaklaşımdadır. Erek okuyucu yabancı kavramlarla ve kaynak kültürün kendisiyle karşılaşır. Niranjana ve Lawrence Venuti kaynak kültürün asimilasyonunun önüne geçilmesi için yabancılaştırma yönteminin uygulanması gerektiğini vurgulamışlardır.

Bahsetmiş olduğum üç rol de çevirinin sömürgeciliğin toplumlara uygulanması amacıyla ne kadar etkin kullanıldığını göstermektedir. Günümüze baktığımız zaman sömürgecilik resmiyette yokmuş gibi gözükse de, ülkeler hakkındaki klişe tiplemeler hala ayaktadır ve hepsi olmasa da bu klişelerin büyük bir kısmı genel hatlarıyla kabul görmektedir. Çevirinin sömürgecilik döneminde büyük oranda kullanılması ve etkilerinin hala görülüyor olmasından, çevirinin kültürlerarası etkileşimde ve toplumların kendi kültürlerini korumalarında ne kadar önemli olduğunu görebiliriz.


Kaynakça:

  • commons.wikimedia.org
  • commons.wikimedia.org
  • SENGUPTA, N., British Imperialism and the Politics of Translation: Texts from, and from Beyond, the Empire
  • BASSNETT, S. ve TRIVEDI, H. , Post-Colonial Translation: Theory and Practice
  • SANCAKTAROĞLU BOZKURT, S., Gramsci’nin Hegemonya Kavramı Bağlamında Kültürel Öğelerin Çevirisi, Çeviribilim ve Uygulamaları Dergisi, s. 31
  • SANCAKTAROĞLU BOZKURT, S., Sömürgecilik Sonrası Dönem Eserlerinin Türkçeye Çevrilmesinde Tercih Edilebilecek Yöntemler Things Fall Apart Adlı Eserin Türkçe Çevirilerinin Karşılaştırmalı Analizi, Kebikeç dergisi, s. 38
  • VARDAR, A., Çeviribilimde Sömürgecilik-Sonrası Dönemeç: Çeviriyle Sömürgeleştirilenin Çeviriyle Özgürleştirilme Çabası, doktora tezi
  • ABDAL, G., Kültürel Dönemeç, Sömürgecilik Sonrası Çeviri ve Feminist Çeviri Yaklaşımlarına Babil Kulesi’nden Bakmak, International Journal of Cultural and Social Studies (IntJCSS), Volume 4 (Issue 2)
  • SENGUPTA, M., Colonial poetics: Rabindranath Tagore in two worlds
Tags:

Bir cevap yazın