Cogito, ergo sum. (Düşünüyorum, öyleyse varım.)

René Descartes, Discours Sur la Méthode (Metot Üzerine Söylevler, 1637) 

Covid-19 virüsüyle insanlık tarihinin en uzun karantina günlerini yaşıyoruz. Dünyanın, beşeri hareketliliğini durdurduğu, sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin asgari düzeye indirildiği ve neredeyse tüm iletişimin sanal platformlara taşıdığın yeni bir sürecin başlangıcındayız. Çoğumuz uzak gelecekte beklediğimiz bir senaryonun yaşandığını düşünüyoruz. Bunu bir distopya veyahut Black Mirror adlı İngiliz yapımı meşhur dizinin bölüm kurguları kadar gerçek dışı ve hayal gücünün üstünde buluyoruz. Zira dünya, hem kendi etrafında hem de bizim etrafımızda hiç bu kadar ıssız dönmemişti. Bu düşüncelerimizin başlıca sebeplerinden biri geleceğe dair yaşanan belirsizlik ve aniden gelişen değişikliklerin ne kadar süreceğini saptayamamak. Kaygılarımızın yanı sıra, fiziki ve sosyal açıdan kısıtlanmış olmanın oluşturduğu bunaltı ve can sıkıntısını hafifletmek için internet dünyasını, kitapları ve sinemayı yeniden keşfettiğimizi de söyleyebiliriz. Geleceğin bir süreliğine durduğu ve ilerleyemediği bugünlerde, geçmiş ise hala bizimdir. İleriye doğru olmasa da geriye doğru kitaplar veya filmler aracılığıyla atacağımız bazı adımların, bizlere bu süreçte düşünce biçimlerimizi genişleterek yardımcı olacağını düşünüyorum.


Dünyanın sınırlarını aşıp evrende yeni yüzeyler aradığımız bir yüzyılın içerisindeyiz. Belki de geçtiğimiz yüzyıllarda yaşanılan zorlukların çoğunu çözmemiz ve hastalıklara modern tıpla kısa sürede tedaviler geliştirmemiz, günün birinde böyle kaotik bir durum yaşama ihtimalini zihinlerimizden uzak tutmaktaydı. Kaygılarımız sanki her gün daha da artıyor, her gün dünlerimizden bir şeyler eksiliyor, yarınlarımızı artık hayal bile edemiyoruz…

Kaygılarımız genellikle ekonomik ve sosyal boyutlarla ilişkilidir ve hepimizin en yakın kaygısı yarındır. Bazen yarından da yakın olabiliyorken, bir yüzyıl sonrasını tahmin etmek, oluşumlarını düşünmek, değişimlerini ön görmek bizler için imkansız niteliktedir. İşte geriye doğru atacağımız adımlardan birisi, 19.yy’lın başlarında yeni bir edebi tür olarak ortaya çıkan distopyalara doğru olacaktır. Sağlık tedbirleri kapsamında gönüllü olarak karantinaya çekildiğimiz bugünlerde, hem bireysel olarak hem de toplumun bir bireyi olarak benliğimizi ve yaptıklarımızı daha çok düşünür olduk. Yaptırımlarını düzen ve huzur için uyguladığımız denetimlere, tüketim alışkanlıklarımıza ve sosyal ilişkilerimize daha dikkatli bakmamızı sağlayan bu “ara” aynı zamanda bazı distopik eserlerin ana fikirlerini incelemek için iyi bir hareket noktası. Ana fikrini bu düşüncenin oluşturduğu yazımızda öncelikle distopya kavramını ardından okunması gereken distopyaları inceleyeceğiz.

Distopya Nedir?

Distopik roman türünün adı Yunanca dystopia (distopya) kelimesinden gelmektedir. Yunanca bir öntakı olan dys/dis, “kötü”, “hastalıklı” veya “anormal” anlamını taşır. Distopya “var olmayan güzel yer” anlamındaki ütopya (eutopia) kelimesinin anti- ütopya karşılığıdır. Bu roman türünde de ütopyada olduğu gibi kurgusal ülkeler söz konusudur ve uzak geleceği konu edinmiştir.

Kavram ilk defa, John Stuart Mill tarafından 1868 yılında yapılan konuşmada, “kötü bir yer” anlamıyla karşımıza çıkıyor. Farklı sosyal koşulların tetiklediği veya tetikleyebileceği durumları inceleyen distopik roman türü, zamanla dünyanın pek çok yerinde kendini göstermiştir. İngiliz, Rus ve son dönemde ağırlıklı olarak Amerikalı yazarlar bu türde eser vermektedir.

Modern Kehanetler

18. yy’da başlayan teknolojik gelişmelerin insan hayatını kolaylaştırması ve gelişim ivmesinin büyük bir ibre kazanması ile gelecek nesillerin işlevli ve yararlı bir dünya kuracağına olan inanç bu ütopik roman türünü doğurdu. Sadece “şimdilik” bildikleriyle birçok durumu ve zorluğu aşan 18. yy toplumu, geleceğin bugünden daha iyi olacağına emindi. O zamanın en büyük engeli, bireyin yaşamını idame ettirebilmesi için harcadığı fiziki gücün fazla olmasıydı. Teknolojinin gündelik yaşamın yükünü hafifletmesiyle insanlar daha rahat ve mutluydu. Maalesef bu hafiflemenin getirdiği rahatlık çok uzun sürmedi. Teknolojik gelişmeler silah sanayisine yansıyarak savaş piyasasını yeniden hareketlendirdi. 19. yy ile birlikte büyük dünya savaşları, teknolojinin yıkıcı etkilerini göstermeye başladı ve var olan ütopik gelecek fikrini yok etti. İnsanlar teknolojinin hayatı kolaylaştırmak yerine bir tehdit unsuru olduğunu ve toplumu yok etmek için de kullanılabileceğini acı bir şekilde deneyimlemiş oldu. İşte bu nokta olumsuz gelecek fikrini kuvvetlendirerek distopyaların doğmasını sağlamıştır. Öyle ki bu savaşlar bittiğinde bile olumsuz gelecek fikri devam etmiştir. Tekrarlanması ve daha kötü sonuçlara sebebiyet vereceği korkusu, bu gelişimleri etkileriyle beraber yakın takibe alma ihtiyacını beraberinde getirmişti. Bu izleri takip ederek geleceğin nereye ulaşabileceğini ön görmeye çalışan yazarlar sadece kötü kehanetlerde bulunarak insanları korkutmayı, veyahut ümitsizliğe düşürmeyi hedeflememiştir. Aksine, eleştirel yaklaşıma tutunarak dikkatli olunması gerektiğini ve ilerlemenin her zaman gelişimle sonuçlanmayacağını hatırlatmak istemiştir. Zamanın siyasi, ekonomik, sosyal ve teknolojik şartları kötüye kullanıldığı taktirde potansiyel geleceğin resmi çizilmiştir artık…

Distopyalar, geleceği merak etme dürtüsü üzerine inşa edilen romanlardır. Teknolojik gelişmeler, savaş, sağlık, eşitsizlik, açlık, mutluluk, adalet, huzur, kozmetik gibi kavramların kitleler üzerinde bıraktığı etkiden yola çıkarak yazarlar geleceğe yönelik varsayımlarda bulundular ve bulunuyorlar. Olay örgüsünün geçtiği mekanlar bazen galaktik bazen teknolojik bazense tam tersi oldukça ilkel olarak tasarlanır. Toplumlar ise distopik bir yaşam için kasıtlı çaba sarf etmezler. Aslında aradıkları bir ütopyadır. Mutlak mutluluğu ve kaygısızlığı yaratmak için düzenlemeler, kanunlar ve sınırlar oluştururlar. Başta kendi mutluluğu ve bu mutluluğun sürekli olması için düzenin istikrarı şarttır. Bunu sağlamak için distopya, toplumlardan önce bireyi iktidarlaştırır. Birey, toplum denetiminden önce kendisinin denetleyicisidir. Düzeni tehdit edebilecek hiçbir şey yapmaz, böyle bir düşünceye kapıldığı zaman rahatsızlık duyar hatta kendisini anormal bulur. Çünkü kendisinin bizzat sistem olduğuna inanır, ya da devletin aygıtları bireyi yönetmektedir. Bu sayede düzen ilk tedbirini bireyi şekillendirerek almış olur. Aldığı bu tedbir yine de yeterli değildir. Toplum, daimi şekilde izlendiğini ve aksi durumlar tespit edildiği zaman ağır şekilde cezanlandırılıcağını bilmelidir, bilmektedir de… Bu hatırlatmayı yapmak için evlerde, sokaklarda ve toplumun iştirak ettiği her mekanda ya sistem temsilcisinin reklam panoları ya da bu temsilcinin denetleyicileri bulunur. Okulları düşünün, hapishaneleri, hastaneleri, hepsi sizlere birer özne sunarlar, kimlikleştirilmiş özneler. Birey, eğitim hayatı boyunca da bu sistemin gerekliliğine ve devamına ne kadar ihtiyacı olduğunu öğrenmektedir, birey eğitilmektedir.

Sistemi düzenleyen kurumların en önemli özelliği birbirlerine son derece benzemeleri, hepsinin aynı çizgiyi takip etmesi ve tekrarlamasıdır. Herkes aynı düşünceleri taşır ve eşittir. Kapitalist sistemin getirileri zaten bunlardır, götürülerinden ise başka bir yazımızda detaylıca bahsedebiliriz. Buradaki eşitlik distopiktir, kanun veya hak eşitliği değil tüm farklılıkların yok edildiği eşitlik biçimidir. Çeşitliliği teke indirerek kanunları hafifletmiştir. Tek suç düzeni tehdit etmektir. Aile, arkadaşlık ve dayanışma oluşumları eritilmiş, birey ön plana çıkmıştır. Bu toplumun tek ihtiyacı düzen ve bireyden oluşan iki dişli çarkıdır.

Çeşitli distopyaları inceleyeceğimiz bu yazı serisinde, distopik toplumların ortak özelliklerini ve ilişkilerini genel hatlarıyla ele almaya çalıştık. Gelişmiş topluma eleştirel yaklaşan bu roman türünün kehanetlerini beraber inceleyip, çıkarımlarının gerçekleşme olasılığını, tehditlerini ve tedbirlerini gözden geçireceğiz. Belki de okurken bazılarının gerçekleştiğini görmek şaşkınlığımızı arttıracak aynı zamanda da çok boyutlu düşünme biçimi geliştirmemizi sağlayacaktır.

Tags:

Bir cevap yazın