Ray Bradbury, gece yarısı yazar bir arkadaşıyla beraber Los Angeles’ın ıssız sokaklarında yürüyüşe çıkmıştır. İlerleyen iki arkadaş konuşmalarına dahil olacak üçüncü bir misafirin varlığından habersiz, hararetli bir şekilde sohbet etmektedir. Aniden bir polis arabası yaklaşır ve içinden bir memur iner. Onlara “Burada ne yapıyorsunuz ?” diye sorar. Bradbury’nin cevabı “Adımlarımızın birini diğerinin önüne koyuyoruz, yani yürüyoruz” olur. Beklediği şekilde cevap alamayan polis memuru, sorusunu cevaptan duyduğu memnuniyetsizliği belli ederek tekrar sorar. Ve tekrar aksi bir cevapla karşılaşır. En sonunda polis memuru “Pekala, demek yürüyorsunuz… Bir daha yapmayın” der ve uzaklaşır…


Bu kısa ve anlamsız diyalog Bradbury’nin distopik gelecek fikrinin doğum anıydı. Herhangi bir eylemin yasaklanması, sakıncalı olarak addedilmesi ve sonunda bir yaptırım haline dönüşmesi büyük ölçeklerde ki karşılığını; yazarın fikir dünyasına daha net yansıtmıştı. Fahrenheit 451 romanı bu fikre dayanarak geleceğin dünyasında yasak bir eylemin oluşumunu ve getirilerini tartışıyor. Onu bir distopyaya dönüştüren yasak eylem ise okumak!


“Yakmak bir zevkti…” Bradbruy’nin bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce kaleme aldığı Fahrenheit 451 distopyasının giriş cümlesidir. Neyi yakmak, neden yakmak ve bunun niçin bir zevk olduğu kitabın baş kahramanı Guy Montag’ın hikayesi ile çözümlenir. Montag bir itfaiyecidir. Her itfaiyeci gibi onun da işi yangınlarladır. İtfayecilik mesleği sayesinde yangınların çıkmasını önleyemeyiz belki, ama söndürebiliriz. Ayrıca ateşe ve ısıya karşı daha cesur olmaları itfaiyecileri kahramanlaştıran özelliklerindendir. Kahramanımız Montag da cesur bir itfaiyecidir. Ancak mesleği ona, yangınları söndürmesi için değil çıkartması için öğretilmiştir. Montag ve arkadaşlarının yakarak yok etmek istediği şey ise binalar, ormanlar veya benzeri yapılar değil, kitaplar ve kütüphanelerdir. Kasklarında bir kağıdın yanma derecesi olan 451 sayısı ve göğüslerinde küllerinden yeniden doğmanın sembolü olan Anka kuşu ile işlerini zevkle yapmaktadırlar. Son derece teknolojik bir çağda yaşayan “Fahrenheit 451 Toplumunun” bilmesi gereken tek şey; bilmek istememektir. Zira bilmeyi istemek, derin ve analitik düşünmeyi gerektirir. Düşünme eylemi ise düaliteyi ve sorgulamayı her zaman kendisiyle beraberinde getirir. Tarihi boyunca bir düzen kurmaya çalışan insan, bunun için pek çok sistem, yasa ve devlet de kurmuştur. Ayrıca düşüncenin farklı boyutları bunların sürekli yıkılmasına ve yeniden kurulmasına sebep olmuştur. İşte tam da bu yüzden Fahrenheit 451, düşünme eylemini sonlandırmak istemiştir. Çünkü düşünen birey, toplumun istikrar kazanmasını engeller ve dokusunu bozar. “451 Toplumu” bu düzeni sabitleştirmek için düşünceyi tek bir düzleme oturtması gerektiğinin farkındadır ve bunun için düşüncenin en kadim elçilerini yani kitapları yok etmeyi ön görmüştür. Bu sayede kurdukları ve sabitleştirdikleri düzenin devamı için kitaplara bir düşmanı yok etmek ile aynı değeri vermişlerdir, düşmanlar ise hep bir hazla yok edilmiştir…


Kağıt külleriyle yeniden doğan bu toplumda Montag ve eşi Mildred, dev ekranların eşlik ettiği sorgusuz bir hayat sürmektedir. İş, ev, spor salonları ve eğlence mekanları arasında dönen hayatlarında hiçbir sıkıntı yoktur. Her şey tam da olması gerektiği gibidir, çarklar dönmektedir. En azından Montag ve eşi ve yaşadıkları toplum bu şekilde düşünmektedirler. Fakat sokaklarına yeni taşınan komşuları Clarisse McCllelan hayatlarında bir şeyleri değiştirmeye başlar. Yeni bir yangını tamamlayarak evine dönen Montag, Clarisse sokakta dolaşırken karşılaşır ve ona selam verirken şaşkınlığını gizlemeye çalışır. Çünkü sokakta dolaşmak, yürümek veya gezintiye çıkmak, hızlarıyla baş döndüren son teknolojik araçlar varken oldukça gereksizdir. Kısa süren bu sohbetlerinde Montag, Clarisse’nin farklı konuşma ve düşünme biçimini hemen fark eder. Çevresine meraklı gözlerle bakan çoğunluğun farkında olmadığı pek çok detay hakkında konuşan yeni komşusu, Montag’ın dünyasında adeta yeni bir pencere açar. Her şeyi olduğu ya da verildiği gibi kabul eden Montag, “neden?” sorusunun varlığını yeniden keşfeder. Keşfini eşiyle gün içinde bir takım diyaloglar kurarak paylaşmaya çalışır ancak Mildred evlerinin duvarlarını kaplayan dev plazmalarda ki hologramlarla konuşmaya daha yatkındır. Sadece uyudukları zaman kapatılan ekranlar, kendileriyle gün boyu konuşur ve kendilerine sorular sorarlar. Elbette ki bu sorulan soruların hiç bir cevap beklentisi yoktur. Amaç kişiyi düşünmekten ve gerekmedikçe diyalog kurmaktan alıkoymaktır. İşlerinde son derece başarılı olan bu hologramlar, Montag’ı düşüncesinde yalnız ilerlemeye mecbur bırakır. Arada bir evine dönerken karşılaştığı ve kısa sohbetler ettiği genç komşusu sorgulamasını gittikçe derinleştirir. Montag’ın kafasındaki sorular sürekli artmaya başlamıştır ve artık bir cevaba ihtiyacı olduğunu düşünmeye başlar ancak sorularının cevabı evleri ve sokakları kaplayan reklam panolarında ya da hologramlarda yoktur. Ve böylece Montag, cevaplarının yaktığı kitaplarda olabileceğini düşünür…

Montag, kütüphanelerini yakmak için gittiği her evden birkaç kitabı önlüğünün içine saklayarak evine getirmeye başlamıştır. Bu, aynı zamanda “451 Toplumunun” da biricik yasağını delmek demektir. Kitap okumak bir yana, evinde kitap bulundurmak dahi büyük bir suçtur. Zira devletin yakmakla görevlendirdiği itfaiye biriminin tek işi, kitapları içinde bulunduğu mekanla beraber yok etmektir. Bu bir ev ya da kütüphane olabilir. Amaç düşünceyi izleriyle beraber tamamen ortadan kaldırmaktır. “Fahrenheit 451 Toplumunda” herhangi bir bireyin bu suçu işlemesi ağır neticeler ile sonuçlanmaktadır. Kitapları yok etmek ile görevli bir itfaiyeci için ise daha ağır sonuçlar doğurur. Montag ise bunun farkındadır ancak merakı bu farkındalığından daha büyük bir boyuttadır. Zamanla kitaplar birikmeye başlar ancak Montag biriktirdiği bu kitapları uzun bir süre açıp, okuyamaz. Çünkü başta eşi, ardından içinde yaşadığı toplum onu her an izlemektedir. (Tanrılaşmış toplumunun gözlerine bu günahı işledikten sonra bakamazdı, hatta uykuda olsalar bile…) Bu korku, genç komşusu ve arkadaşı Claressie’yi, şehirde hızla dolanan araçlardan birinin dikkatsizliği sonucunda geçirdiği kazayla kaybetmesiyle kırılır. Duyduğu üzüntü ve öfke ona cesaret verir ve kitapları sakladığı yerden çıkartır. Havalandırmadan çıkardığı kitaplar, mutfağın zemininde küçük bir küme oluşturur. Kitaplar için sadece yakma deneyimini elde edebilmiş Montag, bu küme karşısında korkuyla karışık bir merak duymaktadır. Üstelik eşi Mildred, kitapları gördüğü anda dehşete kapılmış ve kimse görmeden hepsini ortadan kaldırmaları gerektiğini söylemiştir. (Mildred’ın tepkisinde bizlerin dikkat etmesi gereken önemli bir detay var; Fahrenheit 451 kitapları yakmamıştır. Aslında onları okuma, merak etme dürtüsünü yakmıştır. Öyle ki kitap alınıp bireyin önüne getirilse bile ona karşı tiksinti ve korku duyar. Bu gel-gitler arasında kendini meydana getirmeye çalışan Montag’ın serüveni ise bundan sonra gittikçe karmaşıklaşır. Çünkü bu sefer yakması gereken yer “kendi yuvasıdır.”

“Anayasa’nın dediği gibi, herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir. Her insan diğer herkesin suretidir; o zaman herkes mutlu olur çünkü sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağlar yoktur.”

Ray Bradbury, Fahrenheit 451


Düşünceyi Geliştiren Her Şey Kitaptır


Beatty (İtfaiye Şefi) Montag’la sohbet ederken, ona şöyle bir tavsiyede bulunur: “Bir insanın siyasi açıdan mutsuz olmasını istemiyorsan, bir meseleyi iki farklı açıdan sunma ki kaygılara kapılmasın; tek bir açıdan sun. Daha da iyisi, hiçbir açıdan sunma. Bırak savaş diye bir şey olduğunu unutsun. Hükümet verimsizse, kadroları fazla şişkinse ve vergi manyağıysa, insanların bu yüzden kaygılanması yerine hükümetin bunların hepsini bir nedenden dolayı yaptığını düşünmesi daha iyi. (…) Onlara bir şeyleri yorumlamaları için felsefe ve sosyoloji gibi kaygan zeminli şeyler vermeyeceksin.” Bu cümlelerle Beatty, kitaplara karşı neden böyle bir tutum sergilediklerini özetlemiş olur. Kitaplar; felsefe, edebiyat, matematik ve sosyoloji gibi bilimlerle kişiye sorgulama yetisi kazandırır. Soran ve sorgulayan kişi ise düzeni tehdit eder ve huzuru kaçırır. “451 Toplumu” bunu önlemek için düşüncenin araçlarını yani kitapları ortadan kaldırmayı ön görmüştür.


Ancak yazar Bradbury distopyasında bu tutuma şöyle cevap verir: “İhtiyacın olan şey kitaplar değil, bir zamanlar kitaplarda olan şeylerin bir kısmı. Aynı şeyler günümüzde oturma odası ailelerinde olabilirdi. Aynı sonsuz detaylar ve farkındalık radyo ve televizyon alıcılarıyla iletilebilirdi ama iletilemiyor.” Bu açıyla yazar bizlere asıl meselenin kitaplar olmadığını anlatır ve romanın başından sonuna kadar kitaplara yapılan vurguyu bu düşünceyle yıkar.

Kitaplar önemlidir, evet ama önemli olmasının sebebi yazılı ve uzun süre yok olmadan bilgiyi koruyabilmesi değildir. Önemlidir çünkü düşünceleri harekete geçirir ve düşünme yetisini geliştirir. Bundan dolayı yetimizi ileriye taşıyan, kendimizi ve etrafımızı daha iyi anlamamızı sağlayan her şey kitap niteliğindedir. Bu müzik, radyo yayınları, gezmek, dinlemek hatta anlatmak bile olabilir. Yapılmış hataları yeniden yapmamak ve yeni hatalar keşfetmek için bizi düşündüren araçlara her zaman ihtiyacımız vardır.


Fahrenheit 451‘ de kitaplar yakılarak yok edilir. Hız ve eğlence odaklı hayat biçimi yaşanılan boşlukların daha kolay görmezden gelinmesini sağlar. Durup düşünmeye veya mutsuz olmaya vakti olmayan bu topluluk sadece spor salonlarından eğlence mekanlarına akın ederek zamanlarını öldürür. 1953’te yazılan bu roman garip bir şekilde günümüzü yansıtıyor fakat tam olarak değil çünkü bizler henüz kitapları yakmıyoruz, ama okumuyoruz da… Düşünceyle temasımız günden güne azalıyor ki bizler, düşüncenin yayılması için sadece sayfalar değil kanallar, farklı araçlar ve uygulamalar da kullanıyoruz. Buna rağmen bilgiye olan ilgimiz artmak yerine azalmakta. Bradbury, geleceğin karanlık tarafının “sığlık” yüzünden olacağını ön görmüştü. Ancak bunun bir baskı yönetimiyle olacağını düşünüyordu. Halbuki yine bizler, hiçbir baskı ve yasak olmadan bilgiyle olan temasımızı ve bilgiye ulaşmak için gösterdiğimiz tahammülü kendi isteğimizle bırakmaya başladık. Çağımız, düşünceyi yakarak değil artık düşünmek istemeyerek yok oluyor ve bu yok oluşun dumansız bir biçimidir.


Son olarak Fahrenheit 451‘i okurken pek çok yerde duraksayıp, kurgunun günümüz toplumuna ne kadar benzediğini düşündüm. Cep telefonlarında, oturma odalarında ve sokaklarda ekranlarla kaplanmış bir hayatın tam olarak içindeyiz. Biz mi bu ekranlara meyilliyiz yoksa bu ekranlar mı belirliyor eğilimlerimizi? Düşünceyle olan ilişkimiz hem bireysel hem de toplumsal olarak hangi boyutta? Sanırım Fahrenheit 451’in bizler için birkaç sorusu ve uyarısı var… Bence bunlara kulak assak iyi ederiz.

Tags:

Bir cevap yazın