Okuma yazma öğrendiğim günden beri en sevdiğim iki hobimin bir gün çok sevdiğim mesleğim olacağını aklıma gelmiş miydi? Sanmıyorum. Çok yoğun bir tempoda çalıştığım yıllarda bir kitap çevirmiştim. İnternetin ve bilgisayarın olmadığı yıllardı. Çok, hem de çok zorlanmıştım. Hatta nefret etmiştim bu işten. Bir daha da aklıma bile gelmedi.

Yıllar geçti, o yoğun çalışma temposu bitti ve hatta İstanbul hayatı sona erdi. Bodrum’un kışının tadını çıkartmaya karar verdik ve bunu gerçekleştirdik. Her şey çok keyifli geçiyordu, yine de benim gibi çalışma temposuna alışmış biri için fazla boştu. Bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüğüm o günlerde, tamamen tesadüf eseri bir kitap çevirisi yapmam istendi. Hemen kabul ettim. Bu seferki duygularım nefret boyutunda olmasa da pek sevmemiştim bu işi.

Sevmediğiniz iş sizi bulur derler ya. İşte aynen öyle oldu. Kısa bir süre sonra bir kitap daha geldi. Ve o kitapla her şey değişti. Çeviri ile aramızda büyük bir aşk başlamıştı. Çevirdiğim her kitap çocuğumdu sanki ve ben onların aldığı övgülerle gurur duyan anne olmuştum.

Kitap okumayı tahmin edemeyeceğiniz kadar çok seviyorum; bir şeyler yazmayı da. Bu ikisinin bir arada olduğu bir mesleği sevmemem düşünülemezdi zaten.

Her yeni çeviri yeni bir heyecan. Birçok kişi “Yazar yazmış, sen alt tarafı onun yazdıklarını Türkçeleştiriyorsun,” diye düşünebilir. Hayır, durum öyle değil. Yazarın yazdıklarını kelimesi kelimesine Türkçeleştirmek değil yaptığımız; yazarın tarzını koruyarak Türk okurunun keyifle okuyacağı bir kitaba imza atmak. Bir anlamda yeniden yazıyoruz. Evet, okuduğunuz yazarın cümleleri, onun tarzı; ama unutmayın ki o, bunları Türkçe kaleme almadı. Bu yüzden iyi bir çeviri çok önemli. Öyle bir meslek ki bu, çok güzel bir kitabı rezil de edebilir, kötü bir kitabı vezir de. Birçok okurun övgü yağdırdığı yazarın akıcı dili, güzel betimlemeleri doğru olmayan bir çeviriyle mahvolabilir. Dolayısıyla yazar kadar olmasa da bizler de övgüyü hak ediyoruz.

Mesleğimin artı ve eksilerini yazmak üzere yola çıktım ve fark ettim ki ilk değindiğim konu bu olmuş. Neden derseniz? Bizleri en çok üzen konu bu. Çevirmenin adı yok. Bu yazıyı okumaya devam, etmeden önce kalkın her hangi bir kitap alın elinize. Yerinizden kalkmak zor geliyorsa internetteki kitap satış sayfalarından birini açın, bir kitap bulun. Yabancı bir yazarın Türkçe’ye çevrilmiş kitabı olsun. Kapakta ne görüyorsunuz? Kitabın adı, yazarın adı ve yayınevinin adı değil mi? Kitapla ilgili ünlü birinin söylediği bir cümle varsa belki o da yazıyordur. Herhangi bir ödül almışsa o da… Şimdi çevirmen adını arayın. Boşuna kapağa bakmayın hiç. İç sayfalara bir göz atın. Çevirmen şanslıysa ilk sayfada vardır adı. Değilse kitabın künyesinin yazdığı bölümde ufacık yazılmıştır. Oysa bir düşünsenize… Dil bilmeyen bir okur, o kitabı çevirmen sayesinde okuyor. Kapağında kendi adı yazan yayınevi ise aynı kitabı çevirmen sayesinde Türkçe olarak çıkartıyor. Evet, yazar değiliz biz. Ama Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarda en az yazarlar kadar emeğimiz var. Emeğimizin karşılığı ise banka hesabımıza düşen miktar değil sadece. O kitaplar bizlerin çocuğu. Onlar için uykusuz kalıyoruz gecelerce. Onlar çok satınca başarılarıyla gururlanıyoruz. Sevilmezlerse üzülüyoruz. Elimize geçtiğinde bebeğini koklayan anneler gibi kokluyoruz onları. Evimizin en güzel köşesine yerleştiriyoruz. Gelip gidip bakıyoruz. Durum böyle olunca da biraz daha değer görmek istiyoruz. Adımız kapakta yazılsın ya da kitabın iç kısmında kısa bir biyografimiz olsun istiyoruz. Ama ne yazık ki ne yayınevleri, ne kitap satış siteleri ne de kitap yorumu yapan blog yazarları bu konuda yeterince hassas davranmıyorlar. Çevirmen adını yazmayan kitap satış siteleri ve blog yazarlarının sayısı yazanlardan daha fazla.

Oysa verdiğimiz emek gerçekten çok büyük. Çeviri yetiştirmek uğruna zamanla yarışmaktan, uykusuz kalmaktan, sırt, baş ve bilek ağrısı çekmekten söz etmiyorum bile. Bazen öyle detaylara kafamızı takıyoruz ki inanın yazarın dahi aklına gelmemiştir. Okurken rahatlıkla anladığımız çok basit bir cümle için bile “Ya şunu demek istemişse”, “Bu kelime daha mı anlamlı olacak?” diye kafa patlatıp, bir türlü içimize sindiremediğimiz o detaylarda saatler harcıyoruz. “Utandı mı? Sıkıldı mı?” “Yorgun mu? Bitkin mi?” “Ev mi, yuva mı?” gibi binlerce kelime arasında kaybolup, fincanlar dolusu kahve içiyoruz.  Hele hareketler… Tarif edilen hareketi yaparken kendimi bulduğum ama kelimelere dökerken asla yeterli kelimeleri yakalayamadığım öyle çok an oluyor ki anlatamam. Bilgisayar başında yüzünü şekilden şekle sokan, elini ağzına, kafasına götüren, garip garip nidalar çıkartan, eğilip kalkan bir çevirmen… “Böyle yapmış. Tamam da bu nasıl anlatılır?” molaları… Yanınızdaki kişiye dönüp bu hareketi biz nasıl söylüyoruz soruları… Yüzünüze garip garip bakanlar… Hele dışarıda bir yerde tek başınıza oturmuş çalışıyorsanız manzara gerçekten ilginç olmalı.

En zoru ne biliyor musunuz? Nidalar ve sesler… Her gün kullandığımız ama nasıl yazıldığını hiç düşünmediğimiz o sesler… Bir de yazar kendi dilinde ses oyunu yapmışsa, örneğin kendi dilindeki bir kelimeyle bir isme gönderme yapmışsa, yandık. Ara ki bulasın.

Ya yöresel yemek, giysi; bölgesel ağaç ve hayvan isimleri? Türkçe karşılığı olmayan o kelimeler? Çevirmen notu koymak bir çözüm elbette, ama bazen o kadar çok oluyor ki bir şeyler bulmak zorunda kalıyorsunuz. Gerçekten çok zorlayıcı bir durum. Hele benim gibi kuş fobiniz varsa ve Avustralya’ya özgü kuş adlarının çok geçtiği bir kitap çeviriyorsanız iş daha da zor. Böyle bir durumda sayısız kuş resmine bakmak zorunda kalmayı düşünebiliyor musunuz?

Çoğumuz evden çalışıyoruz. Sayısız avantajları var. Her gün belli bir saatte ofise gitmek zorunda olmamak, kıyafet düşünmemek, çalışma saatlerinin esnek olması, internet erişimi ve dizüstü bir bilgisayar olduğu sürece istediğiniz ortamda çalışma lüksü, istediğiniz anda mola verebilme keyfi… Bir o kadar da dezavantajı var. Öncelikle çevrenizi gerçekten çalıştığınıza ikna etmeniz çok zor. Ofise gitmiyor olmak çalışmıyorsun anlamına geliyor. Dolayısıyla sizden beklentiler artıyor. Siz de evde olmanın getirdiği vicdani bir rahatsızlık yaşıyorsunuz. Örneğin, evdesiniz ve akşama yemek yok. Kalkıp yapıyorsunuz. Ofisteyken görmeyeceğiniz tozu görüyorsunuz. “Bir kahve molası verirsin, değil mi?” diyenlere “Hayır,” diyemiyorsunuz. Kısacası sizi bölecek şey çok fazla. Bu yüzden ciddi bir disiplin gerekiyor.

Bu konuda ben şöyle bir program uyguluyorum: Bu, elbette kişiden kişiye göre değişir.

Sabahları mutlaka erken ve hep aynı saatte kalkıyorum. Kahve, kahvaltı işini halledip evimi toparlıyorum. Mutlaka duşumu alıp üzerimi değiştiriyorum; hatta bazen makyaj bile yapıyorum. En geç 10.00-10.30’da bilgisayarımın karşısına oturuyor ve çalışmaya başlıyorum. Mola vermek için kendime belli hedefler koyuyorum. Molaları asla on beş dakikadan uzun tutmuyorum. O gün çevirmeyi hedeflediğim sayfa sayısı bitmeden çalışmayı bırakmıyorum. Eğer zaman konusunda bir sıkışıklık yaşamıyorsam akşamları çalışmamayı tercih ediyorum. Ama zamanla ilgili bir sorun varsa sabahladığım da oluyor. En önemlisi bu düzeni bozmamaya çalışıyor ve kimsenin bozmasına da izin vermiyorum. Aksi takdirde çalışabilmem mümkün değil.

Evet, işimiz zor. Bir o kadar da keyifli. Çevirdiğiniz kitabın kopyalarının elinize geçtiği, o kitabı kitapçı raflarında gördüğünüz, hakkında olumlu yorumlar okuduğunuz anlar ya da hiç tahmin etmeyeceğiniz bir ortamda birinin övgüyle söz ettiği, tavsiye ettiği kitabın sizin çeviriniz olması yadsınmayacak kadar güzel. Keyifli kısmı olmasa hangi meslek yapılır, değil mi?

Kaynak: Çeviri Kitabı

Bölüm: Çeviride Uzmanlık Alanları

Bir Kitap Çevirmeninin Dünyası

Yazar:

Arzu Altınanıt

Uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra bir İngiliz yayınevinde çalışıp emekli olmuş ve çevirmenliğe başlamıştır. Dil ve çeviriyle ilgili karşılaştığı sorunları ve çevirmenlik mesleğine dair yazılarını paylaştığı bircevirmenindunyasi.wordpress.com adlı bir blog’u bulunmaktadır.

Tags: