1988 yılında “Sevilen” adlı romanıyla Pulitzer Ödülü’nü, 1993 yılında ise bütün yapıtları için Nobel Ödülü’nü kazanan Toni Morrison, Afro-Amerikan edebiyatının en önde gelen isimlerinden biridir.

Nobel ödülünü kazanan ilk Afro-Amerikalı yazar olan Toni Morrison edebi kimliğini; annesi tarafından sevilmek için mavi gözlere ve sarı saçlara sahip olmayı dileyen bir kızın hayatını anlattığı “En Mavi Göz” isimli romanıyla kazanmıştır.

Yapıtlarında kölelik kurumunun zalimliği, Afro-Amerikan halkının tarihi ve ırkçılık motifleri sıklıkla vurgulanmıştır. Irkçılığa karşı gardını kitap sayfalarının ardına geçerek alan Morrison, zamanla Afro-Amerikan edebiyatının en başarılı yazarı haline gelmiştir. Bu durumda ailesi tarafından Afro-Amerikan türküleri, geleneksel halk hikâyeleri ve masallarıyla büyümesinin yadsınamaz bir katkısı vardır. Küçük yaşta içselleştirdiği Afro-Amerikan kültürünü kapsamlı bir eğitimle de harmanlayınca tadı damakta kalan eserler üreten bir yazar olarak tanınmıştır. Toni Morrison’ın yalın bir dille kaleme aldığı, duygu sömürüsünden oldukça uzak ve okurları derinden sarsan öykülerinden biri de “Recitatif” isimli eseridir. Yazarın bu eseri, tüm ırksal kodlamaları -cilt rengi baz alınarak karşı birey için çıkarımlarda bulunmayı- ortadan kaldırma teşebbüsü olarak değerlendiriliyor.

Toni Morrison’ın okurları şaşkınlığa uğratan bu öyküsü, aynı kaderi farklı ten renklerinde yaşayan iki kız çocuğunun, Roberta ve Twyla’nın hayatlarını bizlere sunuyor. Öykü, Twyla’nın yetimhanede oluşlarının sebebini “Benim annem gece boyu dans etti. Roberta’nınki ise hastaydı.” şeklinde açıklamasıyla başlar ve Twyla’nın, odasını farklı ırktan bir kızla paylaşacağını öğrendiğinde kendisini rahatsız hissetmesiyle devam eder.

Annesi Mary’nin, bahsedilen ırk için saçlarını hiç yıkamadıklarını ve kötü koktuklarını söylediği aklına gelmiştir. Hâlbuki Roberta’nın, Twyla’nın odasına yerleşmesiyle tüm renklerin ötesinde bir arkadaşlığa sahip olmuşlardır. Aralarındaki arkadaşlığın serpilmesinde yetimhanedeki çocuklar tarafından  “gerçek bir yetim” olmadıkları gerekçesiyle dışlanmalarının da büyük bir payı vardır. Onlar, “gökyüzündeki güzel ve ölü ebeveynlerin” çocukları değiller, terk edilmişlerdir. Böylece anneleri hala hayatta olan bu iki çocuk, “yetim” sıfatını dahi layıkıyla hak edemeden hayatlarına devam etmişlerdir. Öyküde farklı renklerde iki çocuğun anne figürleri tarafından ihmal edilişi ve bu durumun onları hayatlarının sonuna kadar takip edecek bir eksiklik oluşu da sıklıkla vurgulanmıştır. Öyle ki Twyla annesinin akşam yemeği anlayışının biraz patlamış mısır ve gevrek olduğunu, dolayısıyla yetimhanede akşam servis edilen patates püresinin onun için bir “Şükran Günü” ziyafeti niteliğinde olduğunu söylemiştir.

“Recitatif” hikayesinin ana ögelerinden biri çocukların ırkları hakkında tekrarlayan ipuçları verilmesidir. Bu durum okuyucuda verilen işaretleri takip ederek bu sır perdesini aralama isteği uyandırmıştır. Yazar ısrarla kızlardan hangisinin Afro-Amerikan, hangisinin beyaz ırktan olduğunu belirtmemiş; yerine ipuçları bırakmıştır. Bir kovalacama misali genel önyargılardan yola çıkarak bu gizemi çözmeyi amaçlayan okurun elinde bir süre sonra bir avuç dolusu utanç kalmıştır. Nitekim okur, ipuçlarının aslında bir nevi ezberlenmiş önyargılardan ve toplumsal genellemelerden ibaret olduğunu fark etmiştir. Okurlar için ilk ipucu; Mary’nin, Roberta’nın ırkı için saçlarını hiç yıkamadıkları ve kötü koktuklarını söylemesiyle başlamıştır. Sonrasında, annelerinin bir kilise etkinliği için yetimhaneyi ziyaret edişinde Roberta’nın annesinin Mary’e (Twyla’nın annesi) burun kıvırması ve tokalaşmak için uzattığı elini reddetmesiyle okuyucu hüsrana uğramıştır. Nitekim, 1950’li yılların Amerika Birleşik Devletleri coğrafyasında Afro-Amerikan ırkına mensup birinin, beyaz ırktan birini aşağılaması hatta reddetmesi söz konusu dahi değildi. Öte yandan bu kilise etkinliğine Mary’nin yeşil bir pantolonla katılması, Roberta’nın annesini yanında yemek getirirken onun eli boş gelmesi ve kilise etkinliğinde sürekli aynasını çıkarıp rujunu kontrol etmesi de dönemin Amerikası’nda bir kadının ve annenin nasıl olmaması gerektiğinin imgesidir. Çocuksu tavrı ve ucuz kıyafetleriyle Twyla’yı oldukça utandıran Mary, hangi ırktan olursa olsun dönemin genel kanılarına göre uygunsuz bir profil çizmektedir. Roberta’nın annesinin dindar bir tavır sergilemesi, ortama uygun davranışları, Mary’yi küçümsemesi de bir önceki bölümde okuyucunun verdiği kararı tekrar sorgulamasına sebep olmuştur. Öykü bu ve bunun gibi ipuçlarıyla okuyucunun karakterlerin ırklarına dair bir karar vermesi ve bir sonraki işaretle yine verdiği karardan vazgeçmesi üzerine kurulu bir oyun içerir.

Hikaye süresince, çok sıkı dostluk kuran bu iki kız çocuğunun değişimi, yazarın defalarca okuru ileriki yıllara götürmesi ve yetimhane günlerinden sonra Twyla ve Roberta’nın üç kez daha karşılaşmasıyla belirgin biçimde gözlenebilir hale gelmiştir. Ancak karşılaşmalarının hiç biri aynı tadı vermemiştir. Kiminde kırgınlıklara boğulmuş öfkeli iki kadın, kiminde birbirlerine özlem duymuş iki arkadaş olarak karşımıza çıkmışlardır. Bu öykü sadece ırksal çatışmazlıkların ve yıkılması gereken tabuların öyküsü değil, aynı zamanda bir çeşit kader ortaklığının üzerine inşa edilmiş sahici bir dostluğun öyküsüdür. Nitekim, bu kadınlar sonrasında hiç kendileri gibi olmayan, “normal büyümüş” insanlarla evlenmişlerdir. Dolayısıyla yaşadıkları tüm olumsuzlukları, işlevsiz annelerinin içlerinde yarattığı boşlukları, kabul edilme arzularını anlayabilecek olan tek kişi birbirleridir. Evliliklerinden söz etmişken, hikayenin bu kısmında da Morrison okurların karşısına yeni ipuçlarıyla çıkmıştır. Roberta oldukça varlıklı, mavi limuzini olan bir IBM yöneticisiyle, Twyla ise alt orta sınıf mensubu bir itfaiyeciyle evlenmiştir. Roberta’nın üst sınıf bir yöneticiyle evlenmesi, hizmetlilerinin oluşu ve Twyla’nın deyimiyle “dehşet güzel” giyinmesi de bu iki kadının hangi ırka mensup olduklarına dair yazarın cömertçe verdiği işaretlerden birkaçıdır. Sonrasında Roberta’nın yaşadığı semt ve çocuklarının okulunda yaşanan bir takım olaylar, okurları Roberta’nın ırkı konusunda yine çelişkiye düşürmektedir. Bu şekilde okuyucuyla köşe kapmaca oynayan yazar, oldukça sakin ve sade anlatımıyla okurları şaşkınlığa sürükleyen bir esere imza atmıştır.

Hikaye çok dokunaklı ve gizemli bir kapanışa sahiptir. Afro-Amerikan edebiyatının kaliteli bir yansıması olan bu öyküde yazar okuyucuları bir arayışa çıkarmış ancak sonrasında bu arayışın anlamsız olduğu hissiyle baş başa bırakmıştır.

Toni Morrison, bu şaheseriyle biz okurlara Afro-Amerikan dünyasının kapılarını açıyor.
Dünya’nın dört bir yanında, etnik kökenli motivasyonlarla işlenmiş nefret suçları yadsınamayacak bir boyuta varmışken, bu öykü belki de gitgide kaybolan etik değerlerimizi bizlere yeniden hatırlatıyor. Tüm ırksal kodlamaları en yakın çöp konteynerine atıp; hoşgörünün ve sevginin bizleri sarmalasına izin vermenin vakti çoktan geldi bile.

Twyla ve Roberta’nın bu iç ısıtan öyküsünden bahsetmişken bunu siz okurlarımıza da sormadan olmaz; sizce Twyla ve Roberta hangi ırka mensup? Peki ya, bu fark eder mi?

Tags: