Yazar: Akın Çetin

Editör / Son Okuma: Beyza Çınar / Fatma Zehra Akbulut

Dil, toplumun en küçük parçasıdır ve bireyin kendini ifade edebilmesinden tutun da toplum ile hatta dünya ile iletişim kurabilmesine olanak sağlayan, sürekli değişim içinde olan canlı bir yapıdır. Her milletin sınırları içerisinde kullandığı bir veya birden fazla resmi dil vardır. Bu dil veya diller sayesinde toplumdaki tüm birimler arasında iletişim akışı sağlanır. Bu düzenin tüm dünyada sağlanabilmesi için ise, herkesin ana dilinin yanında mutlaka bilmesi tavsiye edilen bir de evrensel dil oluşturulmuştur. Muhakkak ki hepimiz günümüz evrensel dilinin İngilizce olduğunun ve tartışmasız hayatımızın her alanında, iş görüşmelerinden kaynak kitap araştırmalarına kadar, büyük önem taşıdığının bilincindeyiz. Şunu açıkça söylemeliyiz ki; ticaret, bilim, tıp ve diğer birçok önemli alanda uluslararası dil İngilizcedir. Bir zamanlar Fransızların üstün olduğu diplomaside bile artık egemen dil İngilizce. Pekâlâ ama neden İngilizce? Neden dünyada ana dil olarak İspanyolca veya Çince gibi dilleri konuşanların sayısı çok daha fazla olduğu halde bu dilin küresel dil olarak seçildiğini hiç düşündünüz mü? 

Samuel Daniel bu soruya şöyle cevap verir: “İngilizce onu konuşan insanların gücü nedeniyle küresel dildir.” Keza ünlü dil bilimci David Crystal da “Bir dilin, onu konuşan insanların gücü nedeniyle küresel bir dil haline geldiğini” öne sürer. İngilizce’nin “gücü” başlangıçta siyasi ve askeri faktörlere, en önemlisi de Britanya İmparatorluğu’nun genişlemesine dayanıyordu. Daha sonra bilimsel, endüstriyel, mali ve ekonomik devrimlerin dili olarak İngilizcenin rolü, etkisini daha da artırdı. Crystal bu dilin artan öneminin yapısından kaynaklanmadığını, bundan ziyade dilin eksantrik yazım ve telaffuz kalıplarına sahip olduğunu vurgular, örneğin cough (öksürük). Ayrıca, Avrupa dilleri arasında kelime sayısı bakımından en büyük sözlüğe sahip olmasının da bu noktaya gelmesinde önemli olduğunu ifade eder. (Oxford İngilizce Sözlüğü, 23 cilt ve 615.000 kelimeden oluşur.) Ona göre dünyada en çok kullanılan dil, yapısında mümkün olduğunca çok sözcük bulundurmalıdır. İngilizce dilinin diğer dillerden (Almanca, Fransızca veya Çinceden) ayıran farklı birkaç niteliği daha vardır: Kalite, kullanışlılık ve uyarlanabilirlik.. İngilizce dil bilgisi, söz dizimi ve anahtar kelime dağarcığı bakımından bir Germen dilidir. İngilizceyi esnek kılan şey, kelime dağarcığını diğer dillerden – özellikle Latince, Yunanca ve Fransızcadan – büyük ölçüde ödünç almasıdır. Bu alıntılar kullanım yoluyla bütünleştirilir ve çeşitlendirilir. Böylece ortaya harmanlanmış bir kültür çeşitliliği çıkar. Ayrıca İngilizcenin gramer yapısı incelendiğinde, beslendiği diğer diller gibi katı dil bilgisi kuralları içermediği anlaşılır. Kullanımı ve öğrenimi Almanca veya Fransızca kadar zor değildir.

19. yy’da ilk sıçramasını yapan İngilizce, “1919 Versay Konferansı” ile diplomasi dili olma yolunda en önemli adımını atmıştır. Çünkü konferansta bulunan dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George ile İngilizce konuşarak oldukça iyi anlaşmıştır ve bunun yanında Fransa Başbakanı Clemenceau da onlara İngilizce konuşarak katılmıştır. 1930’lu yıllara kadar Fransızca diplomasi dili iken 1960’lı yıllarda radyo yayını yapanların %60’ı İngilizce yayın yapmaya başlamıştır. İngilizce bilenlerin sayısının 1,5 milyarı aştığı günümüz dünyasında, ana dili İngilizce olan milyonlarca insan bulunmaktadır. Artık ticarette, turizmde, ekonomide, sağlıkta, eğitimde ve daha birçok yazışma, konuşma ve yayında İngilizce kullanılmakta, İngilizce bilenler her zaman çok daha şanslı konumdadır.

Verilere dayanarak saydığımız bu etkenler dışında, İngilizcenin küresel dil olmasında 1950’li yılların şairi Samuel Daniel’in bir arzusu da etkili olmuş olabilir. Daniel bir şiirinde der ki: “Dilimizin hazinelerini yabancı sahillere gönderebilir miyiz? Batı ufkunda henüz tanımlanmamış ülkelere, bu en büyük gururumuza ulaşabilir miyiz? Oralar bizim aksanımızla güzelleşir mi?”

Ne yazık ki bu soruları daha cevaplandıramadan aramızdan ayrılan Daniel’in arzularının bir kısmı gerçekleşmiş olsa da hâlâ “aksan” meselesine değinmemiz gerekiyor gibi, sizce de öyle değil mi?

Tags:

Bir cevap yazın