Sakine Eruz-Röportaj 3

Soru 6-“ Çevirmen” olmayı hedefleyen bir öğrencinin dil yeteneğinin yanında sizce hangi özelliklere sahip olması gerekmektedir?
Yukarıda belirtmiştim, öğrenci merak etmeli ve her şeyi öğrenmek için istekli olmalı, en önemlisi Allahın ona bahşettiği aklını kullanabileceğine inanmalı. Çünkü genç dimağlar kendilerine emek verdikleri sürece her şeyi başarabilirler. Keza bu diller için de geçerlidir. Türkçeyi çok iyi bilmek önkoşullardan biridir iyi bir çevirmen için. Nice öğrenciler gördüm yabancı dilleri iyi değil, ama Türkçeleri iyi, bu öğrenciler çok kısa bir sürede yabancı dili işlevsel kullanmayı, dahası çeviride sorun oluştuğunda hangi araştırma yöntemlerine başvurmaları gerektiğini çok daha çabuk öğrenebiliyorlar. Şunu demek istiyorum, bir dili işlevsel öğrenmek için önkoşul ana dilini çok iyi bilmek, ve tabii en önemlisi de kendine emek vermeye hazır olmak ve farkındalığı yakalayabilmek. Hele günümüz koşullarında, öncelikle internet ortamında ve farklı kurumlar aracılığıyla dilini geliştirmek öylesine kolay ki, yeter ki istesinler. Tam da o nedenle dil yeteneği diyemeyeceğim, yabancı dil de emekle olur. Yetenek bir yere kadar insanı taşır, ondan sonra bazen de engel olarak karşınıza dikilir. Yatkınlık demek belki daha doğru, yatkınlık ve sonsuz emek.
Bunun dışında dilin ayrılmaz bir parçası olan kültür ve alt kültürleri çok iyi bilmek ve olguları saydamlaştırma duyarlılığına sahip olmak gerekir. Sezgi çok önemlidir, mamafih sezgi kendi kendine oluşmaz, sezginin oluşması için sonsuz bir kültür bilgisi gereklidir.
Hönig’in bir sözü vardır, der ki: “Uzman çevirmen metinde nerede bir sorun çıktığını gören ve o anda zihninde bir ikaz lambası yanan çevirmendir.” İşte bu ikaz lambasının yanması için çevirmenin konuya hakim ve duyarlı olması ve çeviri edincine sahip olması önkoşuldur. Öğrenci akademik çeviri eğitimi için asgari düzeyde bir altyapıyı beraberinde getirir ve kendine dört yıllık eğitimi boyunca emek vermeye hazır olursa, bu ikaz lambasının yanması için gerekli olan elektriği üretebilir.

Soru 7- Tüm meslek dalları içinde mezun olduğunda yapacağı iş ve standartları tam olarak belli olan ve bu konuda tam eğitim alınan bölümlerden biri çeviribilim. Buna rağmen bu eğitimi alan gençlerimizin sadece %40’ı çevirmen olarak görev yapıyorlar. Bu kadar ağır bir eğitimi tamamlayıp, bu mesleği seçmemelerinin sebebi olarak da çevirmenlerin ülkemizdeki ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler olduğunu söylüyorlar. Siz işin içinde olan bir uzman olarak, genç çevirmenlere bu konuda neler önerirsiniz?
Tıp fakültesinden her meslekten insan çıkar, arada bir de hekim çıkar diye bir söz vardır. Aslında her fakültede durum böyledir. Akademik eğitimin birincil işlevi eğitimi alana farklı bir ufuk kazandırmak, ufkunu açmak ve kendini geliştirmesi için ona çok iyi bir altyapı hazırlamaktır. Bir tür öğrenmeyi öğretmektir.
Bir öğrencim vardı, şimdi çok iyi bir çeviri işletmecisi bu öğrencim, bundan yıllar önce günümüzde çevirmenlik dersine gelip çevirmenlik hayatını anlatmıştı (bkz. Eruz 2003,s. 170-171) . Emre Mungan’ı dinleyen öğrencilerin çevirmenlikten ödü kopmuştu, çünkü Emre tüm açıklığıyla bu mesleğin ne kadar çok emek, uykusuz geçen geceler ve kendini kabul ettirmek için büyük bir mücadele istediğini anlattı. Genç nesiller genelde bu kadar emek vermeye, okumaya ve kendini geliştirmeye hazır yetişmiyorlar. Belki de nedenlerden biri budur, mezunların çevirmenliğe soyunmamaları için. Öte yandan çevirmen demek, kültür uzmanı, dahası kültür mimarı demek olduğunu düşünüyorum. Tam da bu nedenle mezunlarımızın öyle ya da böyle yaptıkları iş doğrudan çevirmenlik diye adlandırılmasa da, çevirmenlik yaptıkları kanısındayım. Mezunlarımızın neler yaptıklarını izlediğimde, bir kısmının yurtiçinde ve yurtdışında yüksek lisans programlarında son derece başarılı olduklarını gözlemliyorum. Yeğledikleri yüksek lisans programları işletme, kültür bilimleri, yabancı dil eğitimi, uluslararası ilişkiler gibi bilim dalları olabiliyor. Daha sonra özel ya da resmi kurumlarda çalışmaya başlıyorlar. Bazen de ağırlıklı olarak yabancı dil ile ilgili ikinci bir lisans programına devam ediyorlar. Ya da yurtdışında ve yurtiçinde çeviribilim bölümlerinde okutman olarak çalışıyorlar. Formasyon alan öğrencilerimizin aralarında öğretmenlik yapanlar da var.
Bu meslekte çalışmak tabii kişisel tercih meselesi, bir kısmı farklı hava yollarında çalışmayı yeğiliyorlar, böylece dünyayı görmek ve keşfetmek istiyorlar. Bir kısmı yabancı kökenli şirketlerde yazışma işlerini üstleniyorlar. Bir kısmı da gerçekten çevirmen olarak adımını atıyor çalışma hayatına. Eğitimden bir tutam yararlanan her çeviribilim mezununun ben şahsen topluma iletişim uzmanı ve iletişim ve kültür mimarı olarak katkıda bulunduğunu düşünüyorum.
Salt çevirmen olarak çalışan mezunlarımızın oranının % 40 bulduğunu sanmıyorum. Bu sayı belki İngilizce dilinde, arz, talep nedeniyle daha yüksektir, ancak Almancada durumun böyle olduğunu düşünmüyorum. Ama öyle ya da böyle bütün mezunlarımız iletişim/kültür uzmanı ve iletişim/kültür mimarı olarak çalıştıklarını biliyorum.

Soru 8- Çeviribilim fakültesi öğrencileri 1. sınıftan itibaren kendilerini mesleğe daha iyi hazırlayabilmek için neler yapmalılar? Şu anda gördüğünüz en büyük eksiklikler nelerdir?
Yukarıda da belirttiğim gibi, emek vermeye hazır olması gerekiyor. Her dersin verilen ders dışında evde ya da sessiz bir kütüphanede en az dersin verildiği saat kadar çalışılması önkoşul. Çalışırken çapraz göndermelerde bulunacak, kendisi çalıştığı metinde geçen kavramları araştıracak ve çoklu ortamlarda çalışacak. Başka bir deyişle, yazarak, gerektiğinde çevrimiçi inceleme yaparak, okuyarak, not olarak, dosyalar oluşturarak , canlık kaynaklara başvurarak, sesini kaydederek, sesini dinleyip kendi kendini düzelterek ve kavramlara yönelik söz öbeklerini de içeren iki dilli sözlükçeler oluşturarak. Öğrenciler ne yazık ki, orta ve lise öğreniminden ödevi içselleştirerek yapma alışkanlığı ve çalışma yöntemlerini edinmeden bize geliyorlar, oysa çalışma disiplinini de öğrenmek gerekiyor. Çalışma disiplini olmadan da hiç kimse kendini geliştiremez.
İstanbul gibi bir kentte öğrenim gören öğrencilerin çok şanslı olduğunu düşünüyorum. İçinden deniz geçen ve buram buram binlerce yıllık tarih tüten bu kenttin sokaklarından geçerken dahi öyle çok şey öğrenme olanağı var ki, yeter ki farkında olsun kişi ve tüm bu tarihin tenine değmesine izin versin. Müzelere gitsinler, hatta daha önce araştırma yaparak arkadaşlarıyla birlikte her ay bir müze gidebilirler, müzede gördüklerini birbirlerine kaynak ve erek dilde anlatabilirler. Müzelerde iki ve üç dilli broşürler vardır, bunlardan yararlanarak karşılaştırmalı çalışmalar yapabilirler. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde ellinin üstünde bilim dalı var, bu bilim dalları her gün bir etkinlik düzenliyor, bu etkinliklere katılarak ufuklarını geliştirebilirler.
Keza Osmanlı Devleti’nin güzeller güzeli ikinci başkenti Edirne’de tükenmez bir kent. Yine Ankara, İzmir, Mersin ve Türkiye’nin tüm kentleri görmek ve duymak isteyen için sonsuz olanaklar sunan kentler. Ve doğa… Doğa en iyi öğretmendir, öğrenmek isteyen için. Otların ve ağaçların adlarını öğrenin, bunları erek dilde bularak listeler oluşturun. Göreceksiniz kaynak ve erek kültürde insanların doğaya yaklaşımı farklı olduğunda adlar ve o adların ardında oluşan imgeler de farklılaşıyor.
Üniversiteye başladığınız andan itibaren, bütün olanakları öğrenmeye çalışın. Örneğin DAAD’nin verdiği burslar, Erasmus Değişim Proğramı. O kentte bulunan Yabancı Kültür Enstitüleri’nin düzenledikleri programlar, yabancı kültür enstitülerinin kütüphanelerine üyelik ve benzeri olanaklar. Bir de D dili öğrenmek isteyen öğrenciler için bir öneri – ki ileride D dili olmadan olmayacak – İtalyan, İspanyol Kültür Enstitüleri’nin çok uygun fiyatlara sundukları kursları araştırarak bu kurslara devam etmek. Çevirmenin bulunması zor olan dil çiftlerine yönelmek. (Örneğin Arapça/Farsça/Çince/Japonca/Rusça – Almanca/İngilizce/Fransızca – Türkçe)
Kısaca hep merak etmek, ve öğrenmeye açık olmak ve not için değil, sadece ve sadece kendiniz için öğrenmek, kültürel sermayenizi sürekli geliştirmek. Sonuçta sonsuz olanak var ve siz de gençliğinizin verdiği sonsuz bir enerjiye sahipsiniz, yeter ki isteyin ve belki de en önemlisi, bu dört yılı ziyan etmeyin ve unutmayın ki, dört yıl çok çabuk geçecektir ve bir daha hiçbir zaman geriye dönme olanağınız olmayacaktır.

Soru 9- Ülkemizde çevirmenin yerini nerede görüyorsunuz? Sizce hak ettiği yerde mi veya bunun için neler yapılabilir?
Yukarıda ilk soruda Almanya’da yeminli çevirmenin özerk konumunu anlatmıştım. Tabii bunların gerçekleşmesine sistemin de izin vermesi gerekiyor. Bizim gibi okuma yazma ve bilgi oranı hậla bu denli düşük ve eleştirme geleneğine yatkın olmayan olan bir toplumda ister istemez noter egemen konumda bulunduğu ve kazancının büyük bir kısmını devlete devir ettiği sürece, yeminli çevirmenler ancak tek bir noterin gölgesinde varlıklarını sürdürmeye mahkûm gibi gözüküyor.
Öte yandan AB uyum yasalarının da çevirmenlik mevzuatlarına yönelik olumlu yansımaları yok değil. Örneğin 1999’da tüzüğünün yapılmasında benim de emeğim geçen Çeviri Derneği’nin sitesine girdiğinizde, Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun bu doğrultuda yaptığı çalışmaları göreceksiniz.
Sorunun yanıtı aslında zor. Karmaşık bir konu. Çevirmenlik mesleğinin hak ettiği yerde olması için 1. sistemdeki taşların yerine oturmuş olması 2. ki bu konu çok önemli, uzman çevirmenlerin ancak dayanışma içinde bir şeyler elde edebileceğini bilmeleri gerekiyor. Dayanışma geleneği ne yazık ki Türkiye’de köklü bir gelenek değil. Sadece söylenmekle ve eleştirmekle de hiçbir şey olmuyor. Herkesin taşın altına elini sokmaya ve bu uğurda mücadele vermeye hazır olması lazım. Tam da bu nedenle TÜÇEB’in faaliyetlerinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. TÜÇEB’in enerjisi tüm bu alanda faaliyet gösteren derneklere ve akademisyenlere bir tür harç görevi gördü ve gerek dernekleri, gerekse akademisyenleri bir araya getirmesi dışında, seslerini Türkiye çapında duyurabildiler. Çevirmenlik mesleğinin hak ettiği yere gelmesi için uzman çevirmen olduğuna inanan çevirmenlerin kendilerini sürekli geliştirmeye hazır olmaları dışında bu tür çalışmalara ve dayanışmaya büyük bir gereksinim bulunduğunu düşünüyorum.

Soru 10- Ulusal Meslek Standardı’nın yayınlanması ile “çevirmen” in bir meslek olarak kabul edildi ve çalışma şartları ve sahip olması gereken diğer şartlar tanımlandı. Sizce standardın ilerleyen bölümlerinde olması veya kesinlikle standartlaşması gerekenler nedir?
Mine hocanın da belirttiği gibi, bu aslında Batı’dan esen bir rüzgậr, ama ılımlı ve en önemlisi çevirmenlik mesleğinin menfaatine esen bir rüzgậr. Mamafih her mesleğin özerk bir meslek olarak kabul görmesi için dayanak yasalara gereksinimi vardır. Başka bir deyişle bir sık dokulu bir ağ gereklidir, bir mesleğin toplumda kabul görmesi ve su yüzüne çıkabilip kendini kabul ettirebilmesi için. Bu ağın örülmesi için de sadece Ulusal Meslek Standard’ının yeterli olmayacağını düşünüyorum, ancak bu bir başlangıçtır ve güzel bir başlangıçtır. Bir sonraki adım olarak bu alandaki tüm düzenlemelerin yeniden gözden geçirilerek, çevirmenlik mesleği için işlevsel bir mevzuatın hazırlanması gerekir. . Bugüne değin çevirmen, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Noterlik Kanunu içinde anılır. Bu üç yasada anılması yine Batı’dan devir alınan yasalar sayesinde olmuştur. Noterlik Kanunu bize özgü bir kanundur. Batı’da noterin bizdeki gibi sonsuz yetkisi yoktur. Örneğin Almanya’da devlet vatandaşına güvendiği için bazı özel durumlar dışında vekaletnamelerde dahi noter tasdiği istenmez. Bizde ise bir kelime dahi farklı olsa, ilgili merci vekaletnameyi işleme almaz. Bu tabii Türkçenin farklı evrelerden geçmesi ve adli kurumlarda çalışan uzmanların alılmamalarının da bu doğrultuda olmasıyla da ilintilidir. Bu konuda Türkiye’ye Atatürk tarafından getirilen İstanbul ve Ankara Hukuk fakültelerinin kuruluşunda büyük emeği geçen ve bizim için önemli olan ilk telif yasasının ve meslek birliği yasasının mimarı Prof. Dr. Ernst Hirsch’in çok güzel bir kitabı vardır. “Rezeption als sozialer Prozess am Beispiel der Türkei ” (Türkiye örneğinde sosyal bir alımlama süreci ) başlıklı kitabında Türkiye’de çevrilen ve oluşturulan yasaların alılmama sürecinde yaşanan sorunları dile getirir.
Başka bir deyişle bu konuda 1999’dan beri çırpınan bir çevirmen, akademisyen, kültür uzmanı olarak yapılan çalışmaların bu alanda bir ilerleme olduğunu düşünmeme karşın, daha çooook yol alınması gerektiğini ve bu süreçte de çevirmenlere büyük görevler düştüğünü düşünüyorum. Umarım çeviri derneği ve bu konuda çalışan tüm kurum ve çevirmenler hızlarını kesmeden çalışmalarını sürdürebilir ve bu konuda kalıcı ve işlevsel mevzuatların çıkmasını sağlayarak çevirmenlik mesleğinin gerçek bir meslek olarak toplumda kabul görmesini ve uzman çevirmenlerin hak ettikleri sosyal haklara ve uygun bir kazanca sahip olmalarını sağlayabilir.

Bu güzel röportaj için Senem Kobya’ya teşekkür ediyorum ve tüm kültür uzmanı çevirmenlerin yollarının apaçık olmasını diliyorum. sakineeruz@gmail.com

Bir Cevap Yazın