Röportaj: Gerisi Hikaye’nin Karanlık Yazarları

Röportaj: Gerisi Hikaye’nin Karanlık Yazarları

Yaratıklar, şeytanlar, cinler ve daha fazlası… Kimilerimizin bahsinden bile korktuğu bu korku öğeleri onlar için bir sanat, tutku ve yaratıcılık ürünü. Türkiye’de kolektif öykücülük adına ciddi adımlar atan, bizleri büyüklerimizden hep duyduğumuz hikayelerin o tanıdık karakterleriyle hop oturtup, hop kaldıran Gerisi Hikaye’nin ekibiyle buluştuk yazarlarımızdan Kardelen Alaçam’la.

Aşkın Karanlık Yüzü, Karanlık Yılbaşı Öyküleri, Anadolu Korku Öyküleri serisi gibi hem ismi, hem kapak tasarımları hem de içindeki ilginç hikaye başlıklarıyla korkuseverleri meraka düşüren kitapların yazarlarından olan Galip Dursun, Işın Beril Tetik, Demokan Atasoy’la 23. İzmir Kitap Fuarı’nda tanışma fırsatı bulduk. Kurgularını şaşkınlık, heyecan karışımı bir ruh hâliyle okutan Işın Hanım, hikaye bitince “Nasıl yani?!?” dedirip, dumura uğratan Demokan Bey ve ilginç kurgularıyla bizi geren Galip Bey’le kıpır kıpır, keyif dolu bir röportaj yaptık Kültür Park’ta çaylarımızı yudumlarken. Çevirmen ve çeviri dünyasını da yakından bilen yazarlarımıza Çeviri Blog çıkartmalarından hediye ettik ve kendileri çoktan yerini buldu çalışma masalarında. 🙂Nisan rüzgarı, polenler, ince belli bardakta çaylar ve kediler eşliğinde yaptığımız bu röportajı okurken bizim kadar eğlenmenizi dileriz 🙂

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Demokan Atasoy: Ben Demokan Atasoy. Aslen Ankaralıyım ama uzun süredir İstanbul’da yaşıyorum. 90’lı yıllarda ben liseden mezun olduğumda turizm patlamıştı, o yüzden turizm okudum ama sonra o işi yapmadım. Yönetmen olmaya karar verip 1996’da İstanbul’a geldim. 10 yıl kadar İstanbul’da asistanlık yaptıktan sonra o piyasanın pek bana göre olmadığını hissedip televizyon yönetmenliği için Ankara’ya döndüm. O sırada yazmaya başlamıştım yavaş yavaş. İstanbul’da sinema televizyon üzerine yüksek lisans yaptım, Yavuz Turgul’dan, Barış Pirhasan’dan senaryo dersleri almaya başlamıştım. O sayede bir yazı heyecanı başlamıştı yani. Biraz geç başlayanlardanım ben, ilk öykümü 27-28 yaşında yazdım. Ondan sonra da tekrar bir Ankara-yönetmenlik, yeniden İstanbul, dolaşıp duruyorum. Şimdi de iyice kendimizi edebiyata verdik. Bol bol öyküler yazdık, Galip’in itelemesiyle daha çok korkuya yöneldik. Ardından da ben ilk romanımı yazdım, bu sene çıktı. Bunun dışında Rabarba’da düzenli olarak yazdığım Canavarlar, Yaratıklar ve Manyaklar diye bir köşe var. Giovanni Scognamillo’nun öyle bir kitabı vardı, onun ismini de yaşatmak için böyle bir köşede korkuyu, korku sinemasını, edebiyatını uzun uzun anlatıyorum her ay. Bende durum böyle. 

Galip Dursun: Ben Galip Dursun. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Bilgisayar programcısıyım. 15-16 yaşımdan beri öykülerle uğraşıyorum, özellikle korku edebiyatıyla. 2000’lerin başında, daha evvel lisede hazırlamış olduğumuz fanzinleri internete uyarlamaya başlamıştık. İnternette başlayan yazma maceramızda Türkiye’de yerli edebiyatı oturtacağız gibi bir hayalimiz vardı. Bunlar gelişip bir şeylere dönüşmeye başladı. İnternette daha aktifti insanlar o dönem, biz de internette dergi yayınlamaya başladık. O zamanlar bu yazdıklarımızın karşılığı olabilecek yerli bir edebi yaklaşım da yoktu. İnsanlar edebiyatı başka bir şey sanıyorlardı. Zaman içinde aşıldı bunlar tabii. Bizim de aşılmasında kendimizce desteğimiz oldu. 5-6 kitap oldu yazdıklarımız sanırım şu an. 2016 yılında Pusova isimli bir öykü kitabım çıktı. Ondan önce de 2006 yılında Anadolu Korku Öyküleri’nde ve değişik derlemelerde de öykülerim yayınlandı.

Işın Beril Tetik: Ben normalde moda tasarımcısıyım. Önce meslek lisesinde okudum, ardından yurt dışında Moda Tasarım okudum ve buraya döndüğümde baktım ki hiç kimsenin meslekle alakalı bir fikri yok. O yüzden uzun süre mesleğimi yapamadım ve senelerce ya merchandiser ya da yönetici asistanı olarak çalıştım. 2000 senesinde yavaş yavaş yazmaya başladım. Küçüklüğümden beri çok sıkı bir okuyucuydum ve ağırlıklı olarak korku okurdum, yani ben fantastik kurguyu yine 2000’li senelerde keşfettim. Bu keşif beni yazmaya itti. Yani korku değil de fantastik öyküler yazmaya itti. O zaman forumlar vardı. Korku-fantastik-bilimkurgu üzerine daha yeni yeni canlanan bir platformdu. İnsanlar gelip hem okudukları kitaplarla ilgili fikir alışverişi yaparlar, hem kendi yazdıkları şeyleri paylaşırlar, hem de eleştirilerde bulunurlardı. Öyle öyle yazdıklarımı paylaşmaya başladım. Bir forumun kendi yarışmasına katıldım sonra, orada ikinci gelince dedim ki fena değilmiş bu. Sonra da İthaki’nin düzenlediği Jules Verne Fantastik Kurgu ve Bilimkurgu Hikaye Yarışması’na girdim. Orada da fantastik kurgu dalında birincilik alınca dedim ki ben yazmaya devam edeyim. Sonra Galip’in “Sen neden korku yazmıyorsun. Zaten korkunun külliyatını okumuşsun.” diye iteklemesiyle korku yazmaya başladım. Onun Kan Güncesi isimli bir sitesi vardı, oranın Gölge isimli dergisinde korku öyküleri yayınlamaya başladım. Fantastiği de bilimkurguyu da çok seviyorum ama benim için ana damar hep korku olagelmiştir zaten. 2017 senesinde İthaki’den Kara Kara Kapkara isimli kendi öykü kitabım çıktı. Şu anda da bir roman üzerinde çalışıyorum ama bunun haricinde yine antolojiler üzerine vs. çalışmalarımız var.

Işın Hanım genel olarak bahsetti biraz ama korku edebiyatına ilginiz nasıl başladı?

D.A: Benimki de çocukken başladı aslında. Beni ilk defa sinemaya 7 yaşımda “Deep” diye bir filme götürdü annemle babam. Filmin içinde bir sahne vardı, sinema perdesi kadar bir müren kayalıklardan fırlıyordu. O fırladı, ben de salondan kaçtım zaten ağlayarak. O travma bende olumlu bir etki yarattı ama, merakım arttı. O zaman televizyon öğleden sonra yayınlanan siyah beyaz bir şey tabii. Dünyalar Savaşı yayınlanıyor, koltuğun arkasına saklana saklana seyretmeye çalışıyorum. Öyle bir merak başladı bende. Sonra Türkiye’ye video geldi. Bizde de babam bu iş kârlı görünüyor diye bir video dükkanı açtı. Bu sefer ben yaz aylarında günde altı tane falan film izlemeye başladım. Bu sırada Freddie’ler falan iyice moda olmuştu, onları seyretmeye başladım. O yüzden benim korkuyla ilişkim, bu kültürle ilişkim çocukluktan başlar hepimizinki gibi ama yazı yazmak derseniz, okul hayatımda benim hiç yapamadığım bir şeydi. Hocalarım da çok destek olmamıştı okurken o yüzden 27-28 yaşımda kendi kendime başladım. Bir tane fantastik öykü yazdım işte o da Jules Verne yarışmasında ikinci oldu. Sonra da hayatım boyunca ‘Fantastikçi Demokan’ diye üzerime yapıştı o da ama bir tanecik öykü yazdım yani. Sonra korku öykülerine döndüm.

G.D: Kandırdım ben bunların hepsini.

I.B.T: Aklımızı çeldi yani.

(Gülüşmeler)

D.A: Ama o da çok işimize, kolayımıza geldi yani. Çünkü dediğim gibi kültürel olarak çok hazırdık, biliyorduk.

I.B.T: Altyapımız hazırdı, o yüzden çok bir zorluk çekmediğimiz gibi aslında tam böyle kendi ruhumuzu bulmak gibi oldu.

G.D: Ben de görüp söyledim zaten. Yani tutup da yoldan geçen birine ‘Sen yazıyorsun, gel bir de korku yaz.’ demek gibi ya da benim sevdiğim tür bu, herkes de bana benzesin gibi bir derdim yok.

(Gülüşmeler)

G.D: Bu işte başından beri etrafta salınaduran, boşa giden bir enerji potansiyeli görüyordum birkaç kişide. Çok kişiye de teklif etmedim, 5-10 kişiye söylemişimdir korku yaz diye. Hatta teklif etmediğimiz ama bir şekilde kaleminin nereye gideceğini merak ettiğimiz başka kişiler oldu. Mesela yakın zamanda bir arkadaşımız, sevgili Özlem Ertan’ın özellikle bu türle ilgili bir çalışması, niyeti yoktu. Kendisi iyi bir fantastik yazarıydı. Güncel fantastikti hatta, yani böyle şehir fantazyası gibi hikâyeler yazardı.

D.A: Aynı zamanda gazetecilik de yaptığı için dili de ona uygun, hızlı bir dili var.

G.D: Bir yandan da arkeolog, ilginç bir insan yani. Ama kesinlikle karanlık hikâyeler anlatan biri değildi. Birazcık cesaretlendirmeyle…

(Gülüşmeler)

I.B.T: Onun da aklını çelerek yani.

G.D: İyi bir öykücü oldu. Onda da bir potansiyel gördük. Böyle iki üç tane yazarla çalıştık. Özlem de gayet güzel yazıyor. Şimdilik yapmayı pek düşünmüyoruz ama belki ileride başka bir antoloji yaparsak beraber çalışabiliriz. (Demokan Atasoy’a bakıyor.) Ben alayım isterseniz buradan?

D.A: Tabii tabii.

G.D: Çocukluktan beri beni en fazla heyecanlandıran öyküler, filmler, oyunlar vs. hep korkuyla alakalıydı. Zor şeyler tabii bunlar, özellikle bir çocuğa yönelik korku pek bulunan bir şey değildi. 80’lerde video piyasasıyla beraber biraz daha çocuk korkusu gelişmiş ancak çok dev bir etkisi yoktu. Kendi kendimize gizli gizli zombi filmlerini falan izleyerek bir bakış geliştirdik. Benim de hoşuma gitti, çok keyifli bir şeydir korku. Sonra korkuyu incelemek, araştırmak derken Giovanni Scognamillo gibi dev bir isimle karşılaştık. Ben Türkiye’de yaşadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Daha sonra kendisinden cesaret alarak yazmaya devam ettim. 97-98’de birkaç öykümü göndermiştim e-maille ya da postayla. Sonra oydu buydu derken korku oluştu bende. Zaten olacaktı bu, kaçınılmazdı. 2000’lerin başından beri de aktif olarak korku yazmaya, korku türünü Türkiye’de oturtmak iddiasıyla yazmaya karar verdim. Tam da sizin alanınız olan çeviriyle bizim bir meselemiz vardı. Bunu çözmek için yola çıktık. Çünkü ithal olan herhangi bir şey, istediğiniz kadar yerelleştirin onu, eğer içselleşmezse toprağa atılan kireç gibidir, orayı tüketir ve yeni yaşam oluşmasına izin vermez. Ondan sonra ‘Hey dostum!’ diyen köylüler, ‘Bana oradan Kuran’ı uzatır mısın?’ diyen teyzeler falan oluşur.

D.A: Hatta kahramanların hepsine Arwen, Darwen gibi isimler koyup da neden Ahmet’li Mehmet’li fantastik hikâyeler olmaz sorusunu ortaya çıkartıyor bunlar.

G.D: İşin özü bu yani, yerli üretime değer veren de yoktu. Birtakım yarışmalar düzenleniyordu ama çok tutarlılık da yoktu onlarda da. Türkçe olan korkunun, fantastiğin yaşamasına pek imkân verilmiyordu. Bunu değiştirmek için uğraştık. Ama şeyleri yıktık yani, mesela Türk ismi verdiğiniz zaman karakterinize eğer korku hikâyesi anlatıyorsanız insanlar buna parodi gözüyle bakıyorlardı. Korku eseri unsurlarının hepsinin Batılı ya da çok Uzak Doğulu olması gerektiği yaklaşımlarını da ufak ufak kırdık – hatta ufak ufak değil, 2010’dan sonra paramparça oldu.

Peki sizin çalışmalarınızdan sonrasına baktığınızda şu anda Türkiye’deki korku edebiyatı ve sinemasının durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

I.B.T: Sinemasında ufak tefek gelişmeler var sanki ama tam olarak da göremedik daha, çok küçük kıpırdanmalar bunlar.

D.A: Korku bir kültürdür, bu sayede önüne aniden bir şey çıkınca bağırdığın şey, yüksek ses patlamaları korkunun en küçüğü, en önemsizidir. Korkunun sadece bu olduğu zannediliyor. Özellikle sinemada işte sesi kısalım kısalım sonra bir patlatalım herkes korksun. Jump-scare’den başka bir şey yok Türk sinemasında. Özellikle bu cin serilerinin çoğunda.

G.D: Cin serileri de zaten The Exorcist filmleri. Zaten bizimkilerin yapmış oldukları da biraz beceriksizce şeyler özellikle bu sinema tarafında. Onlar da çeviri. Öyle bir cin yok mesela. Biz bunu anlatana, açıklama yapmaya çalışana kadar herkesin aklına yerleşmişti, ‘cin çıkartılır’ diye anlatıyorlardı oysa cin çıkartma diye bir şey yok. Cin girmez ki.

D.A-I.B.T: Cin girmez ki çıksın yani.

G.D: Türk kültüründen ya da İslam’dan bihaber insanların üretmiş oldukları, birazcık korkutan, bütün dünyada bilinen, eski exorcist filmlerinden parçalar kullanılmış.

I.B.T: Yani cin üstüne yapışır, arkasından takip eder veya bir şekilde çarpar eder.

G.D: Musallat olur mesela.

I.B.T: Evet musallat olur ama yani içine girmez. Ama biz tabii şeytandan feyz alarak yapmışız. Böyle bir şeye gerek yok zaten korkmak için. Aslında dışarıda olan daha korkunç yani. Çünkü manipüle ediyor insanı ve böyle bir şey daha korkutucu.

G.D: Daha da doğru zaten.

I.B.T: İnsan saf kötü değil ama ne kadar kötülüğe götürülebileceği gösteriliyor.

D.A: Yani bu demon kültürünün çok küçük bir parçasını Avrupa’dan alıyorlar ve diyorlar ki işte içine cin girdi. O girdiği an herkes kuduz köpeğe dönüşüyor, başlıyor havlamaya. Yüzünde yaralar açılır, griye döner, havlar. E bu kadar mı basittir korku ya? Değildir, yani senin omzundan kulağına kendi sesinle fısıldayan bir cini bir hayal edin bakalım, bu daha korkunç ya.

G.D: İşte hiç inceliği yok.

I.B.T: Kapalı kutu olan şey her zaman daha iyidir, daha çok korkarsın. Yavaş gelişen, seni şüphelendiren, ondan sonra yavaş yavaş ürperten, böyle çıkmaza sokan, klostrofobiyi üzerine çökerten bir korku tadından yenmez mesela.

Peki edebiyat olarak?

I.B.T: Edebiyat olarak var tabii. Yavaş yavaş ürünler ortaya çıkmaya başlıyor artık. Ve bu konuda daha başlangıçtayız ama memnunuz yani.

D.A: Tabii yani bizden sonra dememiz zor.

I.B.T: Bizden önce de vardı çünkü.

D.A: Biz hala kendi çemberimizin içindeyiz. Doğal olarak ün, şan peşinde koşan kişiler olmadığımız için burada bizi pek fazla tanıyan yok. Bugün hala festivaller yapılıyor, İstanbul’da korku festivalleri, bizim haberimiz yok. Onlar bizi tanımıyor, biz onları tanımıyoruz, ama bütün her yerde herkesi tek şemsiye altına toplayan festivaller yapılıveriyor, biz yokuz. Yani olmayabiliriz de doğal bu ama ‘bizden sonra’ diyebileceğimiz bir yerde değiliz. Ama ‘bizden sonra’ diyebileceğimiz yer antoloji anlamında. Evet ‘bizden sonra’ var orada. Korku antolojileri bu ülkede sizin önünüzdeki üç kişi ve arkamızdaki 10-12 kişilik bir ekibin inatla ürettiği, yarattığı şeylerdir. Bu antolojiler son on yıldır gümbür gümbür çıkıyor ve öyküler de yazılıyor.

G.D: Bir de şey var tabii, sinema tarafındaki değişikliği çok göremiyorsunuz ama bizim yapmış olduğumuz Gerisi Hikaye programı Anadolu Korku Öyküleri kadar etki bıraktı bence. Mesela yakın zamanda çekilecek olan yerli bir vampir serisinin senaristlerinin bizim vampirlerle alakalı bölümlerimizi dinleyip onlardan notlar aldıklarını arkadaşlar vasıtasıyla duyduk. Dinleyicilerimize dair haberleri de az buçuk alıyoruz. Sinemada bu küçük etkileri görebiliyorsunuz ama edebiyat tarafında daha ciddi bir etki oldu. Edebiyat daha küçük bir çevreye sahip çünkü. Kaçınılmaz olarak görüyorsunuz, yeni insanlar pek gelmiyor ve zaten çok parası olan bir sektör de olmadığı için herkes yürekten uğraşıyor edebiyatla. Oradaki insanların kaleminin ve bakış açılarının değiştiğini görüyorum.

I.B.T: Sadece din deyip geçmiyorlar artık. Yani “Aa bu cin.” deyip geçmiyorlar, araştırıyorlar bu ne olabilir diye.

Kendi öykülerinizi yazarken ilham aldığınız halk ögeleri ve öyküleri nelerdir, bunlardan kısaca bahsedebilir misiniz? Mesela son çalışmalarınızda ilham aldıklarınız ya da kitaplarınızda?

I.B.T: Enteresan olarak mesela Gumiho’yu bilirsin, Gumiho’yu taşımıştım ben İstanbul’a Aşkın Karanlık Yüzü’nde. Gumiho, Kore mitolojisindeki bir yaratık.

Dokuz kuyruklu tilki.

I.B.T: Aynen öyle. Ve onu adapte ettim. O ilham vermişti bana. Çünkü hem aşkla, hem ölümsüz olmasıyla, hem kimi insanın ruhuyla kimi insanın ciğeriyle beslenmesi vs. işte çok ilginç gelmişti bana. Nihayetinde öykümde kullandım onu. Sonra mesela Karanlıktaki Kadınlar’da Şahmaran’ı ve Kız Kulesi’nin yılanını birleştirdim. İki öyküyü de farklılaştırdım diyebilirsin buna. Ben başka açıdan bakıp bir sentez yaptım ve bütün yılana dönüşebilen veya yılan tabiatlı kadınlar, yılan ve kadın ilişkisini orada kullanarak başka bir şey yaratmış oldum. Mitolojilerden söylencelere, yılan ve kadın ilişkilerini birleştirip, tek bir karakter üzerinde yoğunlaştırarak Kız Kulesi’nin içine koydum onu.

D.A: Ben de Anadolu Korku Öyküleri’nde genelde Çorum’da anlatılan öyküleri, Hititlerin kalbinde gelişmiş, Hattuşa’nın civarında bugün yaşayan köylerde anlatılan bazı hikayeleri alıp onları uyarladım. Anadolu Korku Öyküleri 1 ve 2’de öyleydi, 3 biraz daha hayali bir gotik hikaye oluverdi. O biraz bizim Anadolu’nun göbeğinden alınan bir ilham. Karanlık Yılbaşı Öyküleri’nde ise birebir Charles Dickens’ın Bir Noel Şarkısı adlı novellasını Türkiye’ye uyarladım ve Ankaralı peynir tüccarı Hacı Zebercet’i oluşturdum. Çok keyifli bir çalışma oldu. İki taraftan da ilham alabilirsin yani bence sorun yok bunda. Hiçbir zaman kimse ‘ben yazılmamış bir şey yazacağım’la vakit kaybetmesin kimse, öyle bir şey yok çünkü. Nasıl anlattığınız daha önemli.

G.D: Benim biraz daha değişik olmaya başladı. Zaman içerisinde herkesin ilham alma ve yazma yöntemi değişiyor, gelişiyor, bazen de düşüyor. Ben ilk başta B sınıfı korku filmlerinden çok etkilenerek başlamıştım. Daha sonra birazcık çizgi roman etkisi, iyi korku hikayelerinin çevirisi derken kendime ait ufak tefek bir şeyler buldum. Parçaları alırım ben genelde. Büyük ilhamlar genelde bir vakayı ‘Acaba böyle olsaydı ne olurdu?’ diye düşünürken gelir. Anadolu Korku Öyküleri 1’de tabii bir araştırma üzerinden hareket ettiğimiz için gerçekten bir yere gidip bir bölgede yaşanan bir hikayeden ilham alarak yola çıkmıştık. İç Anadolu Bölgesi’nden yazmıştım ben de. Çorum, Nevşehir, Ankara, buralar Anadolu’nun gerçekten ağırlık merkezleri. Orada konuşulan bir şey Adana’da da, Karadeniz’de de bilinir, hikayeler benzerdir. Ben de buradan yola çıkmıştım. İkinci hikayemde tarihi kayıtları, insan medeniyetini araştırma üzerinden yola çıkmıştım. Anadolu böyle şeyler için güzel bir yerdir. O öykü de yerleşik düzen ve göçerler üzerineydi. Bütün hayatı boyunca göçmek zorunda kalan bir çocuğun hikayesiydi. Üçüncü kitapta biraz daha değişiklik yapayım dedim, bir kurt kız hikayesi yazmak istedim. Anadolu’da kurt adam hikayesi henüz karşımıza çıkmamıştı. Ben de oturup nasıl olur diye kafa yorarak Orta Asya’da Altay Dağları’nın eteklerinde dağa tapma kültürü, şekil değiştirenleri vesaire birleştirdim. Sonra yine Karanlık Yılbaşı Öyküleri’nde Antik Yunan mitolojisinden ilham alıp İstanbul’da geçen bir öykü yazdım.

O zaman kitaplarınızdan bahseder misiniz bize?

I.B.T: Bahsedelim. İlk basılı olduğumuz kitap Demokan’la benim Jules Verne yarışmasının hem dereceye girenlerinin, hem de finalistlerinin olduğu kolektif bir kitaptı, ilk orada başladık. Ondan önce benim Arka Bahçe’den çıkan Derinden Gelen Sesler isimli bir kitabım var. Sonra işte Anadolu Korku 1 geliyor. 2000-kaç?

D.A: 2006

G.D: 2005’te konuştuk, 2006’da çıkarttık.

I.B.T: 2006’da başka bir yayınevinden çıkarttık önce ama pek başarılı olmadı. Şöyle başarılı olmadı: yayınevi başarılı olamadı. Sonra biz 2’yi konuşup hazırlamaya başladık. Bilgi Yayınevi’yle görüştük. Bilirsiniz Bilgi’nin pek tarzı olan bir kitap değil ama birinci kitabı da getirin dediler, böylece 1 ve 2 aynı zamanda basıldı.

G.D: 2013’te basıldı Anadolu Korku 2, 2014’te de 1’i tekrar bastılar.

I.B.T: Sonra 2015’te 3’ü hazırlamaya başladık fakat sonra dedik bir süre ara verelim çünkü herkesin programı yoğundu, hikaye çıkmıyordu.

D.A: Tabii bir yandan Gerisi Hikaye başlamıştı.

I.B.T: Evet o yüzden nadasa bırakalım dedik. Sonra Anadolu Korku 1 ve 2 ikinci basımlarını yapınca dedik tam vaktidir ve Yılgayak’ı toparladık. Ondan önce Aşkın Karanlık Yüzü için bir araya geldik. Bizim Freyja’ları biliyorsunuz, orada bir araya geliyoruz. Orada işte Orkide Ünsür dedi böyle bir şey yapalım 14 Şubat’a hitap etsin, diye. Öyle çıktı Aşkın Karanlık Yüzü.

D.A: Sonra Yılgayak çıktı hemen ardından.

I.B.T: Yılgayak’ın ardından Orkide bir de yılbaşı için yapalım dedi, tamam dedik. Yine kolları sıvadık, Karanlık Yılbaşı Öyküleri’ni çıkarttık. Ondan bir iki ay önce benim kendi öykü kitabım Kara Kara Kapkara çıktı. Bu arada 2016 yılında İthaki’den Pusova çıktı. Ondan sonra da Karanlıktaki Kadınlar diye bir şey yapalım dedik. Şehir olsun, önemli yerler olsun ve karanlık olsun, kadın olsun dedik. Karakterler de kadın, yazarlar da kadın. Şimdi önümüzde bir iki proje daha var, ben roman yazıyorum, Galip roman yazıyor. Mart ayında Demokan’ın kitabı da çıktı.

Kendi bireysel kitaplarınızdan da bahseder misiniz biraz? Bu korku alanına çok aşina olmayan kişiler için bir tanıtım olması adına yani.

D.A: Kara Kara Kapkara diyor yani.

G.D: Evet, ne manaya geliyor mesela Kara Kara Kapkara?

I.B.T: Ben 2013’ten beri bir roman yazıyorum zaten ama çok ara verdim bu projelerdir falan derken. İşte Demokan’ın kitabı çıktıktan sonra ben bir hızlandım kitabımda çünkü çok heyecanlanmıştım Demokan’ın kitabı için, odaklanamıyordum o dönem. Sonra Demokan’ın kitabı çıktı, projeler bitti, ben e dönünce bir baktım ki kitaba 2013’te başlamışım. Aradan da çok zaman geçmiş. Ben de dedim ki tamam ben bu kitabı bitireceğim ama kendime bir süre koymamışım, bari hikayelerimi toparlayayım. Bende şu anda 70 tane yazılı, sadece fikri girilmiş de 60 küsur tane hikaye var. Bunlardan 26 tane seçtim, dedim bunu yapalım. Biraz da arkadaşlarımın ‘bunu yap’ demeleriyle.

G.D: Buraya araya gireyim, yazmış olduğu roman uzun süredir devam eden bir proje. Ben henüz yazmadım ama yazan herkesten de bildiğim kadarıyla roman ara verilmemesi gereken bir şey. Roman, soğuttuğunuz zaman yeniden yazmak zorunda kaldığınız bir şey. Beril Hanım da sürekli ben şöyle yazdım, aman şu kadar bölüm oldu diye diye yazdığı bir şey ama yazıyor da yani. Arada biz geliyoruz sıkıştırıyoruz kolektifler için öykü çalıyoruz, sonra bir de Gerisi Hikaye var. Haftanın üç gününü kapsıyor. Baktık bir şey çıkmıyor, kısıldık bir döngünün içine, ben en sonunda öykülerimi toparladım bir kitaba attım kaçtım. Beril’e de aynısını yaptırmaya çalışıyorduk. Nihayet geçen yazın başında ‘Sen dosyayı bir ver de, bak Yankı (editörümüz) bakar. Bir çalışsın o, sen romanını yaz.’ diye kandırmayı başardık.

I.B.T: İşte ikisi cesaretlendirince hadi yapayım dedim, içinden sekiz tanesini seçtik öyle. Onların kimisi benim eski hikâyelerim, Kan Güncesi/Gölge zamanından kalma hikâyeler. Kara Kara Kapkara, benim Anadolu Korku 2’ye girecek hikâyelerden biriydi, adı oradan geliyor kitabın. Çok eski hikâyelerim de var, daha yeni yazdıklarım da var içinde.

G.D: Çok güzel bir derleme oldu, ben tavsiye ediyorum. Kolektifler, derlemeler derken arada kaynadı gitti ama Kara Kara görülmesi gereken bir şey.

D.A: 2016’da da Galip çıkarttı kitabını, Pusova.

G.D: Benimki de az önce söylediğim gibi oldu. Zaten öyküler vardı, bunlar durdukça bir yerden sonra zehirli bir hale geliyor. Eğer yayınlamazsanız kafanızdan atamıyorsunuz ve sonra yazacağınız şeyler hep bu öykülerden izler taşıyor. Yayınlanınca siz de rahatlıyorsunuz, o da yolculuğuna devam ediyor. Ben de bu niyetle, nasıl Beril’i kandırdıysak Demokan’la 2016 yılında kendi öykülerimi bir toplayayım dedim. 10 tane öykü yazdım gönderdim. Adı ne olsun diye de düşünmemiştim hiç, aslında isimlere özenirim ben, önce isim bulurum sonra yazarım. Pusova’yı bulmuştum. Twilight kelimesinin bendeki çevirisidir o. Editörüm öykülerden birini çıkartınca dokuz öykülük bir kitap oldu, iyi de oldu. Çünkü Türkiye’de gerçekten öykü kitaplarının karşılığı yok eğer birinin tüm yazdıklarının birleştirildiği bir külliyat değilse. Böyle bir altyapı olmadığı için öyküye yöneldik. Onları çıkartınca yeni öykülere yer açılıyor. İşte Beril’le ikimiz öykü kitabıyla başladık, Demokan da çok güzel bir romanla tamamladı. Biz romana geçtik Demokan da büyük ihtimalle öyküye geçecek şimdi.

(Gülüşmeler)

G.D: Bu iş böyle çünkü, roman-öykü-roman-öykü diye ilerleyelim diye düşündük.

D.A: E şimdi biz öykücü olduğumuz için o kaçınılmaz bir şekilde öyle gelişiyor yani. Bizim Beril’e gaz vermemizle, Galip’in kendi kitabını çıkartmasıyla aklımda vardı “Şu öyküleri toparlayıp bir kitap çıkartsam mı?” gibi bir düşünce ama aynı anda uzun süredir devam eden roman yazıp bitirme sürecine denk geldi. Ama roman benim için başka bir şey oldu, bugüne kadar yaptığım hiçbir şeye benzemiyor. Korku değil, fantastik değil, nevi şahsına münhasır ve sekiz yıllık bir yazım sürecinde gelişen bir roman oldu. O süreçte fark ettim ki bu roman benim dilimi başka yere taşımıştı yani. Ve sonra eski öykülerimi çıkartıp onlarda kendimce gördüğüm acemiliklerin aynı yere oturmadığını gördüm. Ama ‘Bu acemilikleri yayınlayacağıma bunlar burada dursun, önce roman çıksın, sonra gerekiyorsa öyküleri yeniden elden geçiririm ya da yenilerini yazarım.’ gibi bir düşüncem var. Ama Konuşulmayan gerçekten 2006 Aralık’ında doğdu, 2014 yazına kadar çılgınca yazıldı ve bu Mart’ta da Oğlak Yayınları’ndan çıktı.

Biraz da bizim alanımızdan sorayım, eğer kitabınız İngilizceye ya da başka bir dile çevrilecek olsa siz kendiniz çevirmeyi mi tercih edersiniz yoksa profesyonel bir çevirmenle çalışmayı mı?

G.D: Çok kısa bir cevap vereyim ben buna, profesyonel bir çevirmenle çalışma konusunda şahit olduğum birkaç vaka var. Herkes kendini çok övüyor ve bu nedenle de kafa karışıklığı yaşıyorsunuz. Neyi tercih ederim? Orada doğmuş büyümüş bir insan, Türkçeyi de iyi bilen ancak orada yetişmiş biri. Şöyle olur, biri ya benim başında durmamla çevirecek, yani baya neredeyse aynı evde yaşayacağız ya da ben oturup o İngilizceyi öğreneceğim ve ben çevireceğim. Yazar çevirecek yani. Öbür türlü olan şeylerin %90 hüsran olduğunu düşünüyorum. Dil düşünceyle, ruh haliyle, kültürle çok birlikte bir şey, dilin güzelliğini, ahengini taşıyamıyorsanız o iş olmuyor.  

I.B.T: Her dilin kendine ait bir yaşanmışlığı var. Şimdi, hiç İngiltere’de veya Amerika’da yaşamamış, İngilizcenin ana dil olduğu – ki bu Amerikan, İngiliz ve Avustralya İngilizceleri arasında da değişir – bir yerde yaşamamış, o dili yaşamamış birinin Türkçeden İngilizceye çevirmesi sadece otomatik bir çeviri olur. Tabii şöyle olur, siz Türksünüz, Türkiye’de yaşıyorsunuz ve İngilizceden Türkçeye çevirirken sizin okuyucunuzun anlayacağı şekilde çeviriyorsunuz. Öyle bir şey var ki karşılığı olmayan kelimeler var. Ama ona karşılık gelebilecek ve en azından cümlenin anlaşılmasını sağlayacak kelimeler bulabiliyorsunuz. Neden? Çünkü siz burada yaşıyorsunuz ve toplum içinde konuşmanın içinde geçebilecek kelimeleri biliyorsunuz. Ama iş Türkçeden İngilizceye geldiği zaman ben şuna inanıyorum, o kişi ya anadili İngilizce olup Türkiye’de uzun yıllar yaşamış, Türkçeyi yaşamış biri olacak ki Türkçeyi anlayıp oradaki betimlemeyi, benzetmeyi, aforizmayı anlayıp düzgün olarak İngilizceye çevirebilecek ya da Türk olacak ve uzun seneler yurt dışında İngilizceyi yaşamış olacak. Yani bu ikisinin haricinde, hiç yaşanmışlık olmadan, doğru çeviri bana mümkün gelmiyor. Tabii şöyle bir şey de var, bu kişi İngiliz olsun Türk olsun, gerçekten kitap okumuyorsa, edebiyat diline hâkim değilse yine hüsran olur. Çeviride en önemlisi senin çevirdiğin dilin yaşanmışlığına ve edebiyat diline hâkim olman. O türde kitap okumuş olman, bilmen lazım.

D.A: Valla benim için bu sorunun cevabı çok kolay aslında, ama gerçekçi değil yani onu söyleyeyim baştan. Biz yerel dille uğraştığımız için çok sorun bu. Yani Türkçenin bugün konuşulmadığı kadar özüne inmek için o kadar çaba sarf ediyoruz ki –

G.D: Bakınız Konuşulmayan diyerek araya giriyoruz.

(Gülüşmeler)

D.A: Tabii araya reklamı aldık.

G.D: Lafı getirdi yine kitaba.

(Gülüşmeler)

D.A: Tabii şimdi Özlem’le röportaj falan da yaptık ya çok antrenmanlıyım ben.

G.D: Ama çok tatlı geldi lafın yeri.

(Gülüşmeler)

D.A: Bu kadar uğraştığımız için iş çok karışıyor gerçekten. Anadolu Korku Öyküleri’ni yazdığımızda da benim kafamda çok sorunluydu bu. Çünkü adamlar Orta Anadolu aksanıyla konuşuyor yani. Şimdi biri bunu İngilizceye çevirirse İngilizler anlasın diye bunu İrlanda aksanına mı çevirecek, ne yapacak? İşte Amerikalılar anlasın diye Güney’de yaşayanlar gibi mi konuşturacak köylüyü? Bu gibi sorunları olduğunu düşünüyorum. Ama özellikle Konuşulmayan’da 50’li, 60’lı, 70’li, 80’li yıllar var. Bunların her birinde özellikle diyaloglar üzerinde uzun uzun çalıştım ve o dönemin insanlarının yapacağı kelime seçimleriyle falan uğraştım. Bu detayların aynı yıllardaki karşılıklarının bulunması gerekiyor. Şimdi de gerçekçi olmayan kısma geleyim. Ben Orhan Pamuk’un çevirmeni kimse onun peşindeyim. Yani o çevirirse ben hiç sesimi çıkartmam.

G.D: Orhan Pamuk gibi yazman lazım o zaman.

D.A: Ben şimdi onun peşindeyim, bir yapsın o önce. Çünkü ben onun iyi bir edebiyatçı olduğunu düşünüyorum. Ancak ne yaptığını bilen, kendini kanıtlamış birinin yapması taraftarıyım. Onun dışında her türlü çabanın çok zorlu olacağını düşünüyorum. Bizlerin bugün geldiğimiz dil anlamında yani.

Peki takip ettiğiniz, beğendiniz çevirmenler var mı? Bu alanda Türkiye’de kaynak yok hep yabancı kaynakları tarıyoruz demiştiniz, elbette kitaplara da bakıyorsunuzdur. Çeviri kitaplara da bakıyor musunuz, bu bu kelimeler nasıl kazandırılmış, nasıl söylenmiş şeklinde? Tavsiye ettiğiniz ya da dikkatinizi çeken bir çevirmen var mı?

I.B.T: Yani Aslı (Dağlı) var işte.

G.D: Şimdi şöyle, bizim ilgilendiğimiz türlerde kalem oynatan birkaç tane çevirmen var. Hepsi iyi ama özellikle üzerinde durduğumuz, tanıştığımız, kendisiyle oturup da kelimeler üzerine tartışmalar da yaptığımız kişiler de var. İlk aklıma gelen yine Aslı Dağlı. Aslı popüler kitaplar, bestsellerlar da çeviriyor ama yeri geldiğinde onun bu işe çok ciddi eğildiğini, bir kelimeyle bir gün geçirdiğini biliyorum ben.

I.B.T: Dost Körpe de var zaten. Dost Körpe’yi alırım ben tereddütsüz.

G.D: Dost Körpe çok ciddi hizmetleri olan bir çevirmen. Onun sayesinde, onun ağzıyla, hatta onun sesiyle bir sürü yazarı tanıdık. Poe çevirdi, Clive Barker’ları çevirdi mesela. Böyle önemli eserleri kendisinin kaleminden okuduk. Kendisi de bir korku okuru ve yazarıdır. Bu nedenle onun ağız tadına güveniyorum. Çiğdem (Erkal İpek) Hanım mesela, kendisinin çok ciddi çevirileri var. Şu an bizim türlerde bir şey yapıyor mu bilmiyorum, o yüzden çok takip etmedim. Bunlar dışında çok fazla çeviri okumuyorum ama bunu ‘Gider dilinde okurum.’ züppeliğiyle söylemiyorum, daha çok yerli okumaya çalışıyorum türün gelişimi için.

D.A: Ben de İngilizceyi İngilizce okuyorum. Çeviri dilinde çok zorlanıyorum, yani okuyamıyorum, o yüzden de çok uzun süre önce bıraktım çeviri okumayı. Birinin ismini söyleme ihtimalim pek yok. Ama ağırlıklı olarak Türkçe yazdığımız için ben de Türk yazarları okumaya çalışıyorum. ‘Türkçe ne halde, eskiden ne haldeydi, ne hale geldi?’yi anlamak için Türk yazar okumak çok daha gerekli bence.

I.B.T: En çok yabancı kitabı ben okuyorum ama bugüne kadar hiç dikkat etmemişimdir çevirmene. Ama Dost Körpe’yi hemen anlıyorum hiç bakmasam bile. Okumaya başladığımda onun kalemini hemen görebiliyorum.

G.D: Arzu Hanım, Arzu Altınanıt. O da yine bizim türlerde, belki biraz daha romantik çalışıyor ama yoğun çalışıyorlar yine de.

I.B.T: Bazı çeviriler var ki korkunç. Kitap eziyete dönüşüyor ve ilerleyemiyorsun bile, bırakıyorsun kitabı. İngilizcesini okurum diyorsun öyle bir çeviri okumaktansa. Ama bu saydığımız birkaç isim gerçekten çok iyi, keyifle okuyorsunuz okurken.

G.D: Ferhan’ı unuttuk. Ferhan Ertürk var.

I.B.T: A evet, Ferhan Ertürk.

G.D: Ferhan şu anda yapıyor mu bilmiyorum ama onun 2000-2001’de Amerikan Tanrıları’nın çevirisini ve Artemis Yayınları’nın başındaki editörlüğünü, kelime kelime, nasıl titiz titiz çalıştığını hatırlıyorum.

D.A: Bak unuttuk deyince ben şeyi söyleyeyim, Fatih Özgüven’in çevirileri gerçekten çok başarılı. Amerikan Sapığı’nı müthiş çevirmişti. Benim hayatta okumayacağım bir kitabı bana çatır çatır okuttu yani. Bir hafta gözümü alamadım, çok başarılıydı mesela.

Biraz Gerisi Hikaye’den bahsedelim mi?

I.B.T: Onu Demokan anlatsın.

D.A: Gerisi Hikaye’de şu an gördüğün gibi bir araya gelince susmayan üç tane insan var. Kardeşim de bizim birkaç sohbetimize katıldıktan sonra dedi ki ‘Siz niye böyle sürekli konuşuyorsunuz, konuşuyorsunuz da bunu neden bir şekilde işe yarar bir şeye çevirmiyorsunuz? Düşünsene onu bir.’ dedi ve ben de daha önce podcast yapmayı denemiştim ilk çıktığı zamanlar. O yüzden dedim ki hadi biz üçümüz bir araya geldiğimizde podcast yapalım, bu sohbetler de boşa gitmesin, kültüre bir destek olsun, biz korku ve kültür kelimelerini bir araya getirdik madem, bari birileri duysun. Korkunun saçmasapan hayaller, dandik canavarlar, kan ve vahşet olmadığını ve işin arkasında çok derin bir kültür olduğunu anlasınlar istedik. O yüzden de Galip ve Beril tamam yapalım deyince 2014 Kasım’da bir araya geldik ve o zamandan beri her hafta düzenli olarak bunu yapıyoruz. Ben televizyon programcılığı da yaptığım için hazırlık aşamasında toplantılar yaptık. Benim tavsiyelerim oldu, onların düşünceleriyle birleştirip bir format ortaya çıkarttık. Bu podcast işi dünya çapında çok nadiren ciddiye alınarak yapılan bir şey. İnsanlar genelde oturup dışarıdan gelen sesleri önemsemeden, ne konuşacaklarını düşünmeden konuşuyorlar. Biz onu yapmayalım istedim ben. Müzik yaptım, uzun süreli konuşmalar yaptım programda, format yerleştirdik. Mesela insanlar 8 dakikalık konuşmadan sonra sıkılıyorlar, bunu araştırıp buldum, hepimize uyarıları yapıyorum işte. Sekiz dakikayı aşınca el kol hareketleriyle işaretler yapıyorum falan.

(Gülüşmeler):

I.B.T: Hayatımızın içine de girdi artık onlar.

D.A: Artık konuyu toparlamıyorlarsa da zaten montajda kesiyorum lafları, araya müzik atıyorum falan. Programı dinlenir kılmak bence dinleyiciye saygıdır, gerekliliktir. Biz de böyle bir programımız olsun, çok kaliteli olsun istedik. Bilgi açısından da kalitesi yüksek olsun istedik. Galip sitesini yaptı, ismimizi aldık, Beril sürekli kaynaklarını notlarını paylaşıyor. Hep beraber çalışıyoruz bu programa, geliyoruz oturuyoruz, çalıştığımız o konu neyse o konuda tartışıyoruz, altına da kaynaklarımızı yazıyoruz ki birileri eğer İngilizce biliyorlarsa baksınlar, çünkü Türkçe kaynak çok nadir bulabiliyoruz ama işte biz kaynak olmaya çalışıyoruz. Şu anda 115 bölüm oldu, 5 sezon bitti, 120 saati aşkın konuştuk. Bu kültüre bir katkısı olsun diye yapılmış bir şeydir, Gerisi Hikaye.

Freyja etkinliklerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

G.D: Freyja… Bizim evvel eski uğraştığımız bir şey vardı, biz insanları bir araya getirmeyi seviyoruz. 2004 yılında Kan Güncesi diye bahsi geçip duruyor, öyle bir site vardı benim kurduğum, özellikle korku ve gerilim edebiyatı üzerine bir web portalı. Biz oranın buluşmalarını yapalım dedik. Korkunun her zaman biraz daha küçük ama kemik bir kitleye hitap etmesi gibi bir durum vardır, biz de ufak ufak toplandık, bir araya gelelim derken fantastik yazan arkadaşların desteğiyle de o iş “fantastik cumartesi diye bir şey yapalım”’a dönüştü. Bir iki hafta yaptılar ama sonrasında organizasyon olayı pek iyi olmadığı için o iş biraz benim üstüme kaldı. Ben de inatçıyımdır, devam ettiririm, 8-9 ay civarında her cumartesi buluştuk biz. Ve o da kendi içinde efsane bir iş oldu. Marmaris’ten gelen bir arkadaş hatırlıyorum mesela, beni arardı ‘Biletimi aldım geliyorum abi, bu cumartesi orada mısınız?’ diye. Kadıköy’de bir iki yerde devamlı buluşuyorduk. İyi oluyordu da çünkü aynı dili konuşan, aynı şeylerden hoşlanan insanların buluşması ve bunu bir adet haine getirmeleri lazım. Zaman içerisinde biz de o işi devam ettiremedik tabi, sene içerisinde 4-5 defa görüşür hale geldik. 2012’de bu Fantazya Bilimkurgu Sanatları Derneği kurulduktan sonra bir organizasyon yapalım dedik. Bizim oradaki çocuklar biraz romantiktir, her ayın ilk çarşamba günü yapalım böylece insanların cuma günü kendilerine kalsın, gelen kişi çok olsun dediler. Tabii bu iş öyle olmuyor, hafta içi gelip geç saatlere kadar kalacaksın sonra ertesi gün işe gideceksin. Sonra dedim tamam organizasyonu da ben yapayım. İlk organizasyonu yaparken Çarşamba günü olduğu için Çarşamba’ya adını veren Odin, Woodan’dan yola çıkarak Odin Günü yapalım denildi. Sonra o çarşambalar bir iki kere Thor oldu, perşembeye çektim. Sonra baktım olmuyor, dedim neye vakit ayırmak istiyorsanız ona gelirsiniz, bu iş her ayın ilk cuması olacak. Tabii öyle olunca da adı Freyja’ya döndü. Dalgasını da geçtik, Feraye dendi, Füreya dendi.

I.B.T: Füreyya, Füreyya.

G.D: Füreyya Hanım oldu falan. Tabi aslında benim ısrarlarımın bir sebebi vardı. İnsanlar bir araya gelince ortaya bir şeyler çıkar, yoksa öyle boş boş muhabbetler uzaktan da yapılır. Bu bir araya gelmelerin sonucunda ortaya çıkan şeylerden birisi Yabani Dergi oldu. Yabani Dergi’nin yazarlarıyla çizerleri düzenlediğim o Freyja’da buluştular. Devrim Kunter’in öncülüğünde bu dergi ortaya çıktı, Devrim dedi ki ‘Türkiye’de çizgi roman dergiciliği yanlış yapılıyor, zaten yapılmıyor, karikatür dergiciliği var. Ben çizgi roman yapacağım, kim gelir?’. Tabii biz hepimiz koşarak geliyoruz dedik ve muazzam bir şey ortaya çıktı. Aynı şekilde, Aşkın Karanlık Yüzü, Karanlık Yılbaşı Öyküleri, keza Anadolu Korku Öyküleri, bunları gibi bir sürü kolektif çalışmamız oldu. Yaptığımız paneller, katıldığımız söyleşiler, bunlar hep Freyja’dan ileri geldi. Herkesin hikayesini paylaştığı, yazarlarla tanıştığı, çizerlerle tanıştığı bir etkinlik aslında bu.

I.B.T: Okurlar da geliyor tabii.

D.A: Freyja’nın en güzel yanı şu oldu, Türkiye’de biliyorsun insanlar bir araya gelince sadece ülkeyi kurtarırlar. Siyasetten başka bir şey konuşulmaz. Freyja’larda neredeyse hiçbir zaman, hiç kimse politika konuşmuyor. Yani o gün oraya gelen herkes her şeyi dışarıda bırakıyor ve ayda bir gördüğü insanların nasıl olduğunu öğrenmek istiyorlar. O geçildikten sonra da iş ‘ne ürettin’e geliyor. Yani ne ürettin, ne düşündün, ne yapmak istiyorsun? Projeler konuşulur. İnsanlar sanat konuşur. Bilim konuşur. Bu aralar ne keşfedildi, ne oldu? Her alandan insan geliyor toplantılara, yazarlar çizerler editörler ve okurlar, bizi Gerisi Hikaye’den dinleyenler de sağ olsunlar geliyorlar.

G.D: Sinemacı ve tiyatrocular da arada gelip gidiyorlar.

Bir çeşit convention olmuş o yani, okuyucular, yazarlar, çizerler, okular, çevirmenler falan.

D.A: Tabii aynen öyle, üretken insanları bir araya getirmeye çalışan bir şey bu aslında. Ve başarıyor da. Öyle olunca herkes üretimini paylaşmaya çalışıyor, birbirlerini ateşliyorlar.

G.D: O devam edecek gibi de görünüyor. Tabii bugün internetten herkesle konuşuyorsunuz ama ‘yüz yüze’nin hala tartışılmaz bir gücü var. Ve insanlar bir araya geliyorlar, başkalarıyla tartışamadıklarını, başkalarına ulaştıramadıklarını paylaşıyorlar. O nedenle vazgeçilmez bir şey oluyor. Hala bana telefon geliyor, önümüzdeki ay ne yapacağız ona göre ben programımı hazırlayacağım diye. Hatta İzmir’de de, Ankara’da da yapalım diyorlar ama işin başında birileri olması gerekiyor, olmayınca da yaptırtmıyoruz.

Bu size sık gelen bir sorudur belki ama korku üzerine yaptığınız bu araştırmaların sizlerde bıraktığı izler var mı? Size etkileri neler?

I.B.T: Vallahi Alkarısı benim konumdu Anadolu Korku Öyküleri 1’de. Hem çok araştırmaktan, hem de bayan olunca doğal olarak doğum yapmış bir sürü kadının anılarını vs. dinlemekten, hem de gördüğüm bir rüyadan etkilenerek yazmış olduğum bir öykü o. Tabii ki bir sürü şey duyuyorsunuz, bunun öcüsü var, umacısı var, demin de dediğimiz gibi okuyup dinlediğimiz hatta tadıp kokladığımız her şeyden ilham alabiliyoruz.

Sizde korku yaratma durumu var mı? Hani rüyada görmenizden kaynaklı?

I.B.T: A tabii ki, ay ay tabii canım, olmaz olur mu! Yani korku filmlerinde ben kan falan sevmem, korkudan ziyade sinir ediyor beni. Ama gerilimli bir şeyde şöyle yastığın arkasına saklanıp, arada ‘Bitti mii?’ şeklinde çekip göz attığım sahneler olmuştur kesinlikle. Hikayelerde de (Stephen) King’in hikayelerinde mesela, bazıları beni acayip germiştir. Hatta uykuma bile girmiştir. Daha önce de bahsetmiştim, IT (Şey, 1986, [film uyarlaması]2017)’de de vardır o. Buzdolabını açarsınız, kan emmekten devasa olmuş sivrisinekler falan vardır. Öyle şeyler beni acayip gerer, uykuma girdikleri de olur.

D.A: Benim açımdan en önemli şey şu: biz bunları araştırıyoruz ediyoruz ama özellikle Anadolu Korku meselesinde benim için en önemli şey bunların hikaye olduğunun bilinmesi. En büyük dertlerimden biri bu. Hurafe yapıyorsunuz diyen insanlar çıkıyor hala bizim karşımıza. Bizim hurafelerle işimiz yok. Siz burada görüyorsunuz bizi, konuştuklarımızı dinleyenler biliyorlar. Biz aklın, bilimin yolunda çağdaş insanlarız. Bunların bir kültür olduğunu ve değerli öyküler olduklarını anlatmak önemli. Özellikle Galip ve ben orada anlattığımız hiçbir şeye kesinlikle inanmıyoruz. Zaten inanılacak bir şey yok ortada.

I.B.T: Özellikle Galip ve ben diyor, laf bana geliyor orada. ‘Bu inanıyor bak.’ gibi yani.

D.A: Beril hafiften korkuyor, onu biliyorum. Hafiften korkuyor bir şeylerden ama bu kadar yıldır bu işlerle uğraşıyoruz biz, sürekli de laf atıyoruz ve olacak bir şey olsaydı bize gelirdi yani. İnanmazsan gelmez olaylarını bir boş versinler. Bunlar hep hayal ürünleri ama çok değerliler, çok güzeller aynı zamanda. En güzel hikayeleri gider bakarsınız Sümer tabletlerinden, Hitit tabletlerinden bulursunuz. Tevrat’ta bulursunuz en keyifli hikayeleri. Bunların hepsi hayal ürünüdür ve biz de bunları öykülerimize ilham olarak kullanırız. Hiçbirinin ne gerçekliği vardır, ne de gerçek olmasını isteriz.

I.B.T: Aynen, istemeyiz zaten öyle bir şeyi.

Çeviri değil de Türk edebiyatı okumayı tercih ediyoruz demiştiniz. Kimleri okuyorsunuz?

D.A: Valla Kemal Tahir çok önemli bir isim mesela.

G.D: Biz biraz geride kaldık. Bizim normal edebiyatımız karıştı. Deneme bazlı bir dergi edebiyatçılığına döndü. Şu an yerlide belirtebileceğim bir isim yok. Herkes bir otobiyografi yazmaya çalışıyor. O yüzden biz eski ustalara döndük.

I.B.T: Eski ustalar iyidir.

G.D: Kemal Tahir’i vs. de kendimize deniz feneri edindik. Bizim için yıldız oldu. Sebebi de şu: yazdığımız türlerin dil olarak en iyi temsilcisi kendisi Türkiye’de. Onu özellikle söylüyoruz.

I.B.T: Yani geri dönüp bir okuduğun zaman ‘Ya nasıl güzel bir kelime kullanmış burada!’ diyorsun. Şu anda o kelime bizim dilimizde kullanılmıyor, bugünün edebiyatında yoklar pek. Ama duyguyu öyle güzel ifade ediyor ki, diyorsun ‘Adam bitirmiş işi, sen daha ne uğraşıyorsun?’.

Geri getiriyor musunuz o kelimeleri?

I.B.T: Tabii ister istemez geliyor.

D.A: Evet evet, onun çok etkisi vardır benim Konuşulmayan’ın içinde. Çabalarımdan en büyüğü orada bir dil ustalığına ulaşmaktı, kendimce bir başlangıç yaptım romanda daha iyi bir dil için. O yüzden dedim ya, öyküler biraz geride kaldı benim gözümde. Çünkü baktım romanda bunları ne güzel anlatmış, dedim hadi biz de o yoldan gidelim. ‘Daha iyisini yapabilirim, daha iyi cümle kurabilirim, biraz eski de olsa ben bu kelimeyi burada kullanmalıyım ki bu kelime yaşasın.’ gibi bir çaba yarattı bende Kemal Tahir. İşte Refik Halit Karay’ın öyküleri etkileyicidir. Bunlar maalesef yine siyaset yüzünden kaybedilmiş, yok edilmiş adamlardır o dönemde sevilmedikleri için. Ama hurafelerle öyküleri ayırdığımız gibi edebiyatla siyaseti de ayırmak gerekir, bırakın edebiyat edebiyatçıların işi olsun, onlar yazsın ve yazdıkları şeyler değerli olduğu için okuyalım, edebiyat aksın. Bunların yanı sıra kendi arkadaşlarımızın çıkarttığı kitapları da okumaya çalışıyoruz. Çağdaş edebiyatta, korkuda, bilimkurguda, fantastik edebiyatta çıkan şeylerin de peşindeyiz.

G.D: Hadi deyince akla gelen isimler bilmiyorum ki, bir Yusuf Atılgan’ı koyabiliriz oraya. Ama herkes aynı şeyi yazmaya çalışıyor artık, herkes Oğuz Atay yazmaya çalışıyor falan. O nedenle ben korkuyla haşır neşir olanlar için bir Yusuf Atılgan’ı koyabiliyorum.

D.A: Ama Oğuz Atay dedin mesela, Oğuz Atay da dil anlamında mutlaka bilinmesi gereken bir yazardır. Benim Konuşulmayan için ikinci isim odur mesela. Dik kullanımı anlamında o bıyık altı gülümsemeyi kullandırtan esprileriyle, özellikle Tutunamayanlar’daki, bilinmesi gereken kişilerdendir. Türk edebiyatını bir sonraki aşamaya geçirmiş, 1970 yılında birden her şeyi değiştirmiş bir isim olarak ondan da bahsetmek gerekir.

I.B.T: Bir de bizim etrafımızda olanlar var. Özlem Ertan var, Funda Özlem Şeran var, Göktuğ Canbaba var, Onat Bahadır var.

G.D: Onat (Bahadır) baya iyi bir dil işçisidir yine. Bir de korku yazdığı için ekstra seviyoruz onu.

(Gülüşmeler)

I.B.T: Bunlar kalemi sağlam ve uzun sürede Türk edebiyatında yerini koruyacak yazarlar. Başka aklınıza gelen var mı?

G.D: Bilmiyorum, ben Türkçe nasıl düz (yazı) yazılır Nazım Hikmet’ten öğrendim. Cümle nasıl kurulur, etki nasıl yaratılır, heyecan nerede yükseltilir…

I.B.T: Aziz Nesin’i atlamamak lazım tabii. Yani bizim tür değil ama Aziz Nesin severim ben..

G.D: Biz de iyi dinozor çıktık ama ne yazık ki durum böyle yani. En yön verici, ilham verici şeyler başka yerde durur.

I.B.T: Halikarnas Balıkçısı var.

G.D: Hakan Bıçakçı da iyi bir örnek mesela. Bunlar işte, ek olarak şudur budur diyemiyorum. Önümüze gelenleri okuyoruz ama isim sayamayız.

D.A: Tabii tabii, bir de çevremiz çok kalabalık zaten şu aralar, birilerini de unutuyoruzdur şimdi, ayıp olmasın.

I.B.T: Aynen aynen.

G.D: Daha dernekten bir sürü insan var saymadığımız.

I.B.T: Bizim türde özellikle, şu aralar var olan ve gelecekte ortaya çıkacak çok sağlam kalemler var yani. Şimdi isim vermeyelim ama birkaç tane inanıp güvendiğimiz kişiler var. Şu anki isimlerle beraber türü yüceltecek kalemler geliyor yani, yoldalar.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. İnanılmaz keyifli bir sohbet oldu gerçekten.

I.B.T, D.A, G.D: Biz teşekkür ederiz.


Gerisi Hikaye’yi dinlemek için -> http://www.gerisihikayekorku.com/

Bir cevap yazın