İki Sözlü Tarih Kitabının İzinden Türkiye’de Çeviribilim

“Çeviribilim” ifadesindeki “bilim” sözcüğünün neden orada olduğunu düşünenimiz pek yoktur. Oysa çeviribilimin Türkiye’deki tarihçesini öğrenmek, ilk başta özerkliği kabul edilmeyen bir alanın mezunları veya öğrencileri için son derece ufuk açıcı olacaktır. Üniversitelerde bölüm kurma çalışmalarının hangi dönemde, ne şartlar altında yürütüldüğünü, derslerin hangi saiklerle oluşturulduğunu ilk ağızdan keşfetmek hem çok keyifli bir yolculuk hem de boynumuzun borcu. Akademik dil çalışmalarının toplumda halen nispeten aşağı bir konumda görülmesi, aynı zamanda çeviribilimin başlarda özerk bir bilim dalı olarak kabul edilmemesi gibi sebepler bizi bu konuda okumak için daha çok teşvik etmeli. Sonuçta alanımızı geliştirmek üzere kolları sıvamadan önce onu iyi tanıyıp sahiplenmemiz şart.

Bu bağlamda iki farklı kitaptan bahisle sizleri bir “Çeviribilim Bölümleri kuruluş yolculuğu”na çıkarmak istiyorum. Kitaplardan ilki Türkiye’de Çeviribilim: İlk Adımların Yol Arkadaşlığı (Akbulut, Ayşe N.), ikincisi ise Bu Kulaklar Neler Duydu: Türkiye’de Konferans Çevirmenliğinin 50 Yılı (Vardar, Somnur). Adlarından da anlaşılacağı üzere ilk kitap daha çok genel çeviribilim alanının kuruluşuyla ilgiliyken, ikincisi sözlü çeviri derslerinin çeviribilim bölümlerinde nasıl hayat bulduğu ve bu alt alanın meslekleşme yolunda nasıl örgütlendiğiyle ilgili.

Ayşe Nihal Akbulut’un hazırladığı Türkiye’de Çeviribilim: İlk Adımların Yol Arkadaşlığı, beş farklı söyleşinin yanı sıra, çeviribilimin resmi tarihinden söz eden “Giriş” bölümünden de oluşuyor. Yazar, amacını kitabın başında “Bu çalışmada Türkiye’de Çeviribilim alanının oluşmasında emeği geçenlerin belleklerinde kalanların söyleşilerle dökümünün yapılarak arşivlenmesi ve alanın tarihsel çalışmalarında kalacak boşlukların doldurulması amaçlanmaktadır” (Türkiye’de Çeviribilim, s. 7) sözleriyle ifade ediyor. Devlet üniversitelerinde ilk açılan Çeviri/ Mütercim Tercümanlık programlarının 1982-83 akademik yılıyla* eğitime başladığını da yine Giriş bölümünden öğreniyoruz. Çeviribilimin (kimi bölümlerdeki eski ya da hâlen mevcut adıyla Mütercim Tercümanlık) başta ya yabancı diller yüksek okulları ya da Batı dilleri ve edebiyatı gibi bölümlerin çerçevesinde faaliyet gösterdiğini belirtmek gerek. Akbulut’un sunduğu verilere göre ülkemizde devlet ve vakıf üniversitelerinde 100’e yakın çeviri programı, 100.000’e yakın öğrenci var (s. 11).


“Söyleşiler” kısmını beş ayrı bölüme ayıran Akbulut; Hacettepe, Boğaziçi ve İstanbul Üniversiteleri olmak üzere üç devlet üniversitesinin temsilcilerinden oluşan “bir öbek yol arkadaşı [ile] dertleş[tiklerini]” not düşüyor (s. 6). Dilek Doltaş, Işın Bengi Öner ve Ayşe Banu Karadağ ile yapılan ve “Deneyim ve Güven” başlığını taşıyan ilk söyleşide Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün kuruluş hikâyesini dinliyoruz. Kuruluş tarihçesinin pek çok açıdan ilginç olduğunu belirten ve bölümün ilk adımlarında, henüz Yabancı Diller Yüksek Okulu’na bağlı olduğu aşamada müdür olarak görev yapan Doltaş, YÖK temasları sonrası kurulması istenen lisans bölümünün mütercim ve/veya tercümanlık alanlarında olmasını düşündüklerinden bahsediyor. Böylece Boğaziçi “Müt-Ter”, program oluşturma aşamasında henüz hocalarının Türkiye’de örnek alacağı başka hiçbir benzeri program yokken 1983 yılında kuruluyor. Bu bağlamda Doltaş; Hacettepe Üniversitesi Yüksek Okul Müdürü, arkadaşı, kendisi gibi yabancı dil edebiyatçısı Bülent Bozkurt ile yaptıkları “curriculum” sohbetlerinden örnekler veriyor. Söyleşi boyunca hangi fikir yürütmelerle nelerin tartışıldığını, yurtdışından hangi okullar ve akademisyenler ile iletişime geçildiğini, ülkeye ve bağlama uyarlama kaygısının ölçüsünü, edebiyatçı kimliği ile çeviri bölümü kuran hocalarımızın bu farklı bakış açılarını çeviri disiplinine nasıl kattıklarını zevkle okuyoruz.

“Dayanışma ve Emek” adlı söyleşide ise Turgay Kurultay ile Sakine Eruz’un dilinden İstanbul Üniversitesi Almanca Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün doğuş hikâyesini dinliyoruz. Burada da bölümün kuruluş evresinde oluşturulan müfredatın ön çalışmaları sırasında ne gibi yöntemler izlendiğini, mütercim tercümanlık bölümü tam anlamıyla ortaya çıkmadan önce müfredatın filoloji, edebiyat gibi akraba alanlardan hangi açılardan beslendiğini okuyoruz. Kurultay ve Eruz’un başta Almanya olmak üzere akademik fikir alışverişi kaygılarıyla gittikleri ülkeleri, iletişime geçtikleri çeviri akademisyenlerini, Türkiye’ye saha ziyaretinde bulunan profesörleri de yine bu bölümden öğreniyoruz. Farklı üniversiteler arasındaki tatlı atışmaların da bahis konusu edildiği bu bölümde belki de en çarpıcı olan, kurucu akademisyenlerin tam teşekküllü özerk bir program oluşturma yolunda kendi üniversite yönetimleri tarafından önlerine koyulan kimi engeller. Tam da bu noktada alanımızın kıymetini ve onu geliştirmek üzere çalışmanın önemini hissetmemiz gerekir diye düşünüyorum. Hem yeni bir program oluşturmanın hem de idari bazı sıkıntılarla baş etmenin büyük çaba ve sabır gerektirdiği aşikâr. Bunu en iyi özetleyen sanırım Kurultay’ın “[…] dolaylı bilgi olarak bize şey ulaştı. Çeviribilim ayrı bir bilim dalı olarak algılanmadığı için bunun doktorasına gerek yok” sözleri (s. 145). Eruz ve Kurultay’ın sunduğu muazzam sözlü tarih anlatısı sayesinde yalnızca çeviribilime yönelik idari tutumu değil, aynı zamanda eğitim-politik strateji ikilisinin nasıl etkileşimde bulunduğunu gözlemleme imkânına erişiyoruz. Ayrıca başka alanlardan beslenme olgusunun her koşulda olumlu bir olgu olmadığını, bilakis ayrı bir bilim dalı geliştirmenin önünde engel teşkil edebileceğini de anlıyoruz (örneğin, diğer dil bölümleriyle olan ilişki bağlamında Kurultay’ın her zaman vurguladıklarını söylediği gibi, “Alanı esas birleştiren şey dil değildir. Alanın bilgisidir” (s. 167)).


İkinci durağımız olan Bu Kulaklar Neler Duydu: Türkiye’de Konferans Çevirmenliğinin 50 Yılı’nda, ülkemizde icra edilen konferans çevirmenliği mesleğinin kilometre taşlarından hareketle esasında Türkiye siyasetinin ve diplomasisinin tarihinde keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz. Dolayısıyla alandan olmayan okurlar da bu kitaptan beslenebilir. Kitabın diğer temel unsurların yanı sıra görsel açıdan da son derece doyurucu olması hem zengin arşiv fotoğraflarından hem de fotoğrafçı Erhan Şermet’in 35 konferans çevirmeniyle yapılan röportajlar esnasında çektiği profesyonel fotoğraflardan kaynaklı. Türkiye’deki konferans çevirmenliğini dokuz yıllık altı farklı dönem içinde ele alan kitap, Türkiye Konferans Tercümanları Derneği (TKTD)*, AB Türkiye Delegasyonu, AIIC (Uluslararası Konferans Çevirmenleri Derneği) Türkiye ve Eczacıbaşı’nın katkılarıyla, TKTD’nin 50. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yayımlandı.


Konferans çevirmenliğine ülkemizde kitlesel anlamda ilk tanık olunan yıllar esasında bir konferans ortamında değil, televizyon stüdyosunda gerçekleşti. 1991 Körfez Savaşı canlı olarak yayınlanırken Verda Kıvrak, Hande Güner, Nur Camat, Gülseren Albatros ve diğer çevirmenler iş başındaydı. 24 saat rotasyonla simultane çeviri yapan duayenlerden o yılların siyasi atmosferini, meslektaşlar arasındaki dayanışmayı, çeviri esnasında zorlayıcı durumlarla başa çıkma yöntemlerini öğrenmek paha biçilemez. O dönemde yaşanan duyguya bizleri götürmesi için Hande Güner’in “Üç aylık tercümanım, tecrübem hiç yok ve canlı yayında televizyonda bir savaş tercümesi yapıyoruz. Çok travmatikti diyebilirsiniz fakat bazen böyle travmatik ve zor şeyler insana mesleği çok iyi öğretebiliyor,” (Bu Kulaklar Neler Duydu, s. 184) sözlerine kulak vermemiz yeterli. Röportaj yapılan çevirmenlerin çoğunun vurguladığı nokta, bu yayınlar sayesinde mesleğin ülkemizde tanınır hâle gelmesi, ilgi odağı olması: “[…] herkesin televizyonla birlikte evinin içine girdik. Biz değil meslek girdi öncelikle. Ondan sonra kimse bana bir daha bu meslek nedir diye sormadı” (s. 184).


İlerleyen sayfalarda, ilk ismi Birleşik Konferans Tercümanları Derneği (BKTD)* olan Derneğin kurulmasının hangi açılardan farklı cephelerde çalışan çevirmenleri birleştirici bir hamle olduğunu görüyoruz. Bu hamle, derneğin ilerleyen yıllarda daha da kapsayıcı olmasına büyük katkı sunmuş olsa gerek, zira bugün ülkemizde konferans çevirmenliğini temsil eden ilk ve tek dernek olan TKTD, meslekî ve etik ilkeleri benimseyen ve yetkinlik koşullarını karşılayan tüm konferans çevirmenlerinin üyeliğine açık.


Kitaptaki röportajlar boyunca, hocalarımızın sözlü çeviri derslerinde anlattıkları ve büyük keyifle dinlediğimiz anekdotları bir kere daha dinleme imkânı buluyoruz. Üstelik aynı konu hakkında daha önce dinleme ve feyz alma imkânı bulamadığımız çevirmenlerin de kendi ağızlarından bu anekdotları dinliyoruz. Genelde İstanbul-Ankara ekseninde oluşan bir tür doğal karşılaştırma ve farklı bağlamlara oturtma olgusu bu anekdotların anlatılışında da kendini gösteriyor. Bu da aslında ülkemizin ve sektörün tarihini derinlemesine bilmek, farklı çalışma bağlamlarında nelerin kesiştiğini veya farklılaştığını kavramak için son derece kıymetli.


Bu Kulaklar Neler Duydu’dan çıkaracağımız belki de en önemli ders, dernek olarak örgütlenmenin yolunu döşeyen, dolayısıyla Türkiye’de konferans çevirmenliğinin tam anlamıyla bir meslek dalı olarak vücut bulmasını sağlayan kolektif çabalar. Hande Güner’in günümüzde artık rahatça bir norm olarak kabul edilen “1 saat kuralı”nı* yerleşikleştirmeye yönelik söylediklerini tekrar tekrar vurgulamak yerinde olabilir: “Nasıl kurumsallaşabiliriz? Önümüzde örnekler vardı, en önemli örnek AIIC idi. […] Onların evraklarına bakmaya başladık. Kendimize birtakım standartlar belirlememiz gerekir diye düşündük. Belirlediğimiz en önemli standart çalışma koşullarımızdı. Ben mesleğe ilk başladığım zaman tek başıma iki saate kadar yalnız çalıştığım oluyordu. Bugün bu süre bir saat, uluslararası standartlara uygun. O iki saati bir saate indirmek için yıllarca uğraştık biz” (vurgu bana ait, s. 196).


Kitabın 1980-1989 yıllarını kapsayan üçüncü bölümünde, Türkiye’de Çeviribilim kitabına benzer şekilde Çeviribilim bölümlerinin kuruluş süreçlerinden bahsediliyor, elbette daha çok sözlü çeviri boyutu öne çıkarılarak. Yukarıda bu konudan daha detaylıca bahsettiğim için yalnızca sözlü çeviri özelindeki mevzulara odaklanmak istiyorum. Geçmişte özerk bir bölüm olmadığımız için konferans çevirmenliği de eğitimi alınacak bir meslek dalı değildi. Günümüzde ise nitelikli üniversitelerimizde tüm çeviribilim öğrencileri öğrenim hayatları boyunca zorunlu olarak çeşitli sözlü çeviri dersleri alırken, kimi üniversitelerimizde 3. sınıf bitince girilen bir tarama sınavını başarıyla geçen öğrencilere 4. sınıfta yoğunlaştırılmış ve özelleştirilmiş konferans çevirmenliği dersleri veriliyor. Elbette fiilen konferans çevirmeni olabilmek için mutlaka bu son sınıf eğitimini almak gerekmiyor -zira özünde bir sosyal bilim dalı olarak çeviribilim bölümü, kişiyi hap bir programla “meslek sahibi yapmak”tan ziyade bu kaygıyı gütmeksizin bilişsel ve kültürel yetilerini geliştirmek gayesindedir-, ancak bu alanda ilerlemek isteyen öğrenciler için sunulan çeviri laboratuvarı ortamı ve üstün düzeyli ders içerikleri, ileride öyle ya da böyle konferans çevirmeni olarak çalışmak isteyen bir öğrenci için müthiş bir fırsat sunuyor.


Çeviribilim bölümleri için son derece önemli olan bir diğer gelişme de Boğaziçi ve Bilkent Üniversitelerindeki çeviri bölümlerinin Avrupa Konferans Çevirmenliği Yüksek Lisans Programları Birliği’ne AB dışındaki tek üye olmaları. Çeviribilim alanının ilk Profesör unvanını alan kıymetli hocası Ebru Diriker’in ifadesiyle “Bu kurum çok önemlidir, eğitimin standartlarını belirler ve denetler. Program her yıl tekrar denetlenir, kriterler tutturuluyor mu, hocalar kendileri sınavdan geçmiş mi, akredite olmuş mu diye bakılır. […] öğrenci giriş için kabul edildiği tüm dillerde doğru eğitim alıyor mu, doğru şekilde, doğru hocayla çalışabiliyor mu […]” (s. 98-9).


Yazımı bitirirken iki çeviribilimcinin sözüne sözlerine kulak verelim isterim. İlki, neşesiyle hepimizin moralini her an yükseltme özelliğiyle Aymil Doğan: “[…] bir çeviri öğrencisini oluşturan şeyler içinde heyecan olması gerek diyorum; hayata karşı heyecan ve yaşama karşı merak duymak, belirli konulara değil, yaşama ve yaşamın kapsadığı hemen her şeye. Altyapı ve dünya bilgisi oluşumu öyle oluyor ancak” (s. Türkiye’de Çeviribilim, s. 219) . İkinci kişi ise, Dernek çerçevesinde her daim aktif olan, üyeler için olduğu kadar üye olmayan çevirmenlerin de hakları için çalışan TKTD Yönetim Kurulu Başkanı Bahar Çotur: “Benim hep yaptığım bir gözlem vardır bizim meslektaşlarımızla ilgili. Çok açığız! Mesela bizden öyle ayrımcı ifade duymak çok zordur. […] Normal ifadesini kullanmak bile beni rahatsız ediyor. Normal ne? Dili kullanırken, […] insan olarak bir hassasiyetin gelişiyor”. (Bu Kulaklar Neler Duydu, s.258-9)


Toplumdaki kabul görme düzeyinden bağımsız olarak çok özel bir alanın bileşenleri olduğumuzun bilincindeyiz. Kişide yeteri kadar azim ve heyecan olduğu sürece, Çeviribilim/Mütercim Tercümanlık bölümünün insanı en çok geliştiren ve yetkinleştiren bölümlerden biri olduğunun da. Bu bilinç seviyemizi yükseltmeye ve alanı daha doğrudan eylemlerle geliştirmeye istekli olursak, özerk bir bilim alanı olma mücadelesinde yer alan kahramanların hakkını bir nebze de olsa ödemiş olabiliriz.


Kaynakça:

  • Ayşe Nihal Akbulut (Hazırlayan), Türkiye’de Çeviribilim: İlk Adımların Yol Arkadaşlığı, Sözcükler Yayınları, 2016, İstanbul.
  • Somnur Vardar (Röportaj ve Yazılar), Bu Kulaklar Neler Duydu: Türkiye’de Konferans Çevirmenliğinin 50 Yılı, H2O Kitap, 2019, İstanbul. Bu kitap, H2O Kitap’ın Belgesel Dizisi’nin ilk kitabı olması sebebiyle de ayrıca önemlidir.
  • *1 saat kuralı, 1 saate kadar süren toplantılarda tek bir çevirmenin çalışabileceğini, başka bir çevirmene ihtiyaç olmayacağını öngörür. Bu kural, 1 saatten fazla süren toplantılarda yarım saat dönüşümlü çevirme kuralından farklıdır.
  • *Yükseköğretim Kurulu (YÖK) 1981’de kurulmuştur.
  • *Türkiye Konferans Tercümanları Derneği (TKTD) kuruluş tarihi: 2 Eylül 1969.
  • *İlk ismi Konferans Tercümanları Derneği (KTD) olan derneğin adı 1998’de Birleşik Konferans Tercümanları Derneği (BKTD) olarak değişmiş, nihayet 2010 yılında bugün bilinen adına (Türkiye Konferans Tercümanları Derneği) kavuşmuştur.

Tags:

Bir cevap yazın