Wednesday, December 11, 2019
ÇEVİRİ VE ÇEVİRMENLERİN DÜNYASINDAN KISA KISA


Çevrilemezi Çeviren Umur Çelikyay ile Finneganın Vahı Üzerine Konuştuk

James Joyce’un çevrilemez denilen kitabı Finnegans Wake’i Türkçeye kazandıran isim Umur Çelikyay ile çeviri sürecini, yazar-çevirmen çatışmasını ve daha nicesini konuştuk.

Yazar: Emrullah KARA , Kategori: Çeviri Çeviri Aşamaları Çeviri Eserleri Çeviri Haberleri Çeviri ve Kültür Çeviri ve Tarih Çevirmenler Çevirmenler Ne İşler Çeviriyor Edebiyat çevirileri İngilizce Çeviri , Tarih: 13 Mayıs 2019 Etiketler: , , , , ,

Finnegans Wake, James Joyce’un dili eğip bükerek, her kelimeyi çeşitli anlam katmanlarıyla sarıp sarmalayarak kaleme aldığı bir kitap. Yazıldığı dönemdeki sanat akımlarını kitapta kolaylıkla görebileceğiniz bir kitap aynı zamanda ve çevrilemezlik ününe sahip(ti). Fransızca, Almanca, Japonca, Hollandaca, Korece, Portekizce, Lehçe, Çince ve Yunanca dillerinden sonra Türkçeye de kazandırılan bu eser, sözgelimi oldukça ‘’tuhaf’’. Çevirmenin de belirttiği üzere içinde bir Hristiyan duası ile Besmele’nin harmanlandığı bir kısım ya da farklı dillerden alınan eklerle oluşturulan türetilmiş kelimeler bulabilirsiniz. Böylesine karmaşık bir yapısı olan metnin kendi anadilinde okunuşu bile bu kadar zorken kitabı çevirmek kim bilir ne kadar zor olmuştur diye düşündük ve çevrilemezi çeviren Umur Çelikyay ile çeviri sürecini konuştuk. (*)

Aylak Adam Yayınları’ndan çıkan kitapta özellikle bir nokta gözümüze çarpıyor. Tersüme kelimesi… 2016 yılında verdiği bir başka röportajda kitabın Fransızca çevirisinde ‘’contraduction’’ ve ‘’intraduction’’ yani tersçeviri ve iççeviri kavramlarının olduğunu ve kendisinin de bu duruma terscüme diyerek bir kelime oyunu yaptığını bildiriyor. Bu konuda aldığı bazı eleştirilere, yaptığı iş için özür dilemeyeceğini söylerek karşı çıkan Çelikyay, aynı zamanda üniversite hocası, yazar ve çevirmen olduğunu ve bu üçünün birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu söylüyor. Genç çevirmenlere ve çeviri öğrencilerine de bazı tavsiyeler veren deneyimli çevirmen ile yaptığımız röportajda, merak ettiğiniz birçok sorunun yanıtını bulabilirsiniz. İyi okumalar!

Fotoğraf: T24

Kitabı çevirmeye başlamadan önce herhangi bir tereddütünüz var mıydı? Çünkü kendi anadilinde bile anlaşılması oldukça zor bir kitap.

Kitap konusundaki endişem içeriğiyle ilgili değil, boyutuyla ilgiliydi. Yayıncı Kaya Tokmakçıoğlu ile ilk konuştuğumuzda güldüm. Çevirinin yapılabileceğini, hatta kitaptan on sayfayı eğlencesine çevirebileceğimi ona söyledim. Bunu yaptık ama 630 sayfayı çevirmek için ömrün yetmeyeceğini düşündüm. Sonuçta bu iş için biçtiğim zaman 6 ya da 7 yıldı. Yaşamımın ne kadarını bu işe adamam gerekeceği dışında bir tereddüdüm olmadı.

Anlıyorum. Çevrilmeyi bekleyen kaç sayfa kaldı?

Kitabın ilk iki cildi, yani %70’i bitmiş durumda. 200 sayfalık kısım şu anda bilgisayarımda duruyor. Çok yavaş gidiyor, bitecek ama ne zaman bitecek bilmiyorum.

Çeviri sürecinde en çok zorlandığınız şey neydi?

Çeviri sürecinde zorlandığım nokta, daha önce böyle bir şey yapılmadığı için bir yol yaratmaktı. Örnek bile yoktu. Nasıl bir yol izleyeceğimi, hangi kaynaklara bakacağımı bilmiyordum. Yardımcı olması için bir yığın kitap buldum. Internet’te birçok araştırma yaptım. Sonunda ise bir düzen oturttum ama o zamana kadar oldukça zorlanarak çalıştım. Bilgisayarda Word dosyasında cümleleri bölmek gibi teknikler geliştirdim. Bazen cümlelerin bazı kısımlarına numaralar koyuyor, puzzle yapar gibi çalışıyordum. Ama bir şekilde başardım. Süreç kendi kendini keşfederek devam etti. Çevirmek üzere kitaptan bir sayfa açıp önüme koyduğumda artık neye nasıl yaklaşacağımı, takıldığımda nelere bakacağımı ya da ne kadarını atlayacağımı ve ne kadar sonra buna geri döneceğimi biliyorum. Sonuç olarak, bunu yapabilmek için bir yığın sistem geliştirdim.
Bazı çevirmenler metni baştan sona okurlar ancak ben öyle yapmayı tercih etmiyorum. Önce metne bakıyorum, hangi kısmında beni ne bekliyor, neresinde hangi sorunlar çıkar bunları bulup, inceliyorum. Bunlara bağlı olarak da bir strateji belirlemeye çalışıyorum. Strateji bazen ilk paragrafta, bazen sonuncusunda, bazen de çalışırken ortaya çıkıyor.

Stratejiden bahsetmişken benimsediğiniz bir çeviri stratejisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Çevirinin kendi başına bir iş olmaktan ziyade bir amaca hitap eden bir yeniden yaratma süreci olduğuna inanıyorum. Sonuçta bir metin yaratıyorsunuz ve de gerçek ve doğal olması, çeviri kokmaması gerekiyor. Her zaman dile getirdiğim, çevirmenin görünmez olması gerektiğidir. Sonuçta metin hiçbir zaman çevrilmemiş gibi görünmelidir. Bu yüzden strateji, metnin olabildiğince doğal olmasını sağlamaktır. Ayrıca, Türkçe hatalarına en sık televizyon dizilerinde rastlanır ve bu tür hatalardan kaçınmam gerektiğini kendime her zaman hatırlatırım.

Kitapta benim en çok ilgimi çeken şey, Joyce’un farklı dillerden farklı ekler kullanarak yeni kelimeler türetmesiydi. Bu kelimeleri çevirirken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?

İlk olarak, önce görüneni, yani yüzeydeki anlamı çevirmeye çalıştım. Çünkü kitapta altı veya yedi katmanlı anlamların sarıp sarmaladığı kelimeler ve cümleler var. Bunlar bazen Fransızca, bazen Almanca fakat bunlar uzak olduğum diller değil. Fransızca biliyorum ve araştırma yapacak kadar da Almanca bilgisine sahibim. Stratejiye geri gelecek olursak, belirli tek bir stratejiden söz edemem. Türlü seçeneklerden bahsetmek mümkün. Örneğin, kelime Fransızca ise olduğu gibi bırakabilir ya da çevirebilirim. Bunların dışında kelimeye Türkçe gibi davranabilirim veya sesini çevirebilirim, çünkü Joyce bazen ses oyunları yapıyor. Sonuçta, her bir örnek başka bir strateji gerektirdi ve her biri için farklı farklı düşündüm. Bu konu ile ilgili olarak orijinal metin ile çevirdiğimi yan yana koyup bakmanızı öneririm. Kelime oyunlarını bazen iki, bazen üç, bazen de dört anlamlı olarak çevirebildim fakat bazen de yüzeydeki gibi bırakmak zorunda kaldım. Joyce’un birçok dili bir araya getirme amacı anlam çokluğu yaratmak. Öyle ki, kitaptaki bölümlerin birinin başında bir kısım vardı. Joyce bu bölümde hem Hristiyan duasını hem de Besmele’yi aynı cümle içerisine birleştirmeyi başarmış.

Bu kitabı çeviren kişi ben olsaydım beni en çok zorlayan şeyin bu olacağını düşünmüştüm. Yanlış hatırlamıyorsam, Farsça kelime bile vardı bu türetilmiş kelimeler arasında.

Birçok dilden söz edebiliriz. Örneğin; Farsça, Türkçe, Çince, Fransızca, Almanca, Fince, Latince ve Yunanca kelimeler kullanılmış. Hatta Esperanto bile var. Kitap bugün yazılmış olsaydı içinde Klingoncanın da olacağını biliyorum, çünkü Joyce bunu bir amaç için kullanıyor. Dolayısıyla da eğer böyle bir kitabın çevirisine kalkışılacaksa buna uygun stratejilerin belirlenmesi ve çalışmaların yapılması gerekiyor. Bu yüzden, bilmediğim birçok dilin sözlüğünü karıştırdım ve bunu yaparken çok şey öğrendim.

Joyce bu kitabın yazarı ve bence siz de bu metnin Türkçe yazarısınız. Bu bağlamda, çeviri sürecinde içinizde bir yazar-çevirmen çatışması yaşadınız mı?

Hayır, bunun tam bir yazma eylemi olduğunu düşünmüyorum. Bu, tamamen bir çeviri eylemi, yani yeniden yaratma işidir. Bunu daha önce de dile getirdim; bir roman, şiir veya öykü yazdığınızda her zaman önünüzde boş bir sayfa vardır. Bitmemiş kısmı zihninizdedir. Bir şekilde tamamlarsınız. Örneğin; uykudayken kafanızda kurarsınız veya yürürken düşünürsünüz ve sonuç olarak ya yazarsınız ya da yazamazsınız. Yazma işinin o yüzden çok tuhaf bir şey olduğunu düşünüyorum. Yayımlanmış çok fazla kitabım olmasa da yazarlık da yapıyorum.
Ancak çeviri yaparken bir zanaatkâr gibiyim, çünkü önümde işlenmesi gereken, ne olduğu belli olan ve en azından fiziksel olarak önümde duran bir şey var çeviri sürecinde. Onunla ne kadar uğraşıp ne yapacağımı biliyorum. Bu sebeple; yazmak çeviri yapmaktan daha zordur, çünkü yazarken var olmayan bir şeyle uğraşırsınız. Buna karşın çeviri, sıfırdan bir bina yapmak yerine başkasının yaptığı binayı tekrar yapmak gibidir.
Çeviri sürecinde tabii ki yaratıcılığımı ve yazarlığımı kullanarak yorumladığım yerler oldu. Zaten iyi bir çevirmenin iyi bir yazar da olması gerekiyor. Yazı dersleri veren bir üniversite hocasıyım, çevirmenim ve yazarım. Dolayısıyla da bu üçünün birbirini destekleyen şeyler olduğunu her zaman söylerim, çünkü üçünün de benim için benzer olduğunu düşünüyorum.
Fakat bahsettiğiniz o çatışmayı yaşadığımı zannetmiyorum, çünkü yazı ile çeviriyi bu konuda birbirlerine benzetiyorum. Bunun nedeni hem çeviri yaparken hem de yazı yazarken farklı rollere bürünmenizdir. Örneğin; Fransızcadan İngilizceye bir çeviri yaptığımda, o metinde var olan rolü benimsiyorum ve onu oynuyorum. Finneganın Vahı’ndaki rolün farklı olmasının sebepleri var, çünkü çok büyük, çok geniş, çok uzun soluklu bir rolü benimsedim bu süreçte ve her gün uzun saatler harcadım. Daha önce de bahsetmiştim, kitabın üstünde “Terscüme” yazdığı için çok tepki almıştım. Bazı insanlar şöyle dedi: “Umur tercüme etmedi, bu tercüme değil. Tercüme demeye dili varmadı.” Böyle bir şeyin olduğunu düşünmüyorum ve yaptığım iş için özür dilemiyorum.

Anlıyorum. Özür dilenecek bir şey yaptığınızı düşünmüyorum. Çünkü birçok kişinin belki de girişmeyeceği işi büyük bir cesaretle ve başarıyla yapmışsınız. Diğer sorum ise şöyle; Joyce böyle bir kitabı neden yazmış?  Umur Çelikyay böyle bir kitabı neden çevirdi?

Teşekkür ederim. Bence ikisi çok ayrı sorular. Önce, Joyce ile ilgili olan sorunuzu cevaplamaya çalışayım.
Aslında Joyce’un bu kitabı neden yazdığını cevaplamak çevirmenin işi değil ama cevabını çok iyi biliyorum. Joyce’un böyle bir şey yaratmasının ardında kitabın yazıldığı çağın oldukça karışık olan politik ve tarihi profili var. Kitabın yazıldığı 1922-1939 arası I. Dünya Savaşı’nın henüz yeni bittiği zamanlar. Avrupa bu dönemde bir yıkım yaşamış ve milyonlarca kişi ölmüş. Savaşların, yangınların ve açlıkların patlak verdiği bir dönemden bahsediyoruz. Aynı zamanda, Freud’un ve Darwin’in yazılarını kaleme almasından hemen sonrasına denk geliyor. Freud, Darwin ve belki de Marx, insanın Tanrı ile olan doğrudan bağını koparmış yazarlardır. Freud, insanın kafasının içinin karmakarışık olduğunu ve insanın biraz hayvan gibi olduğunu söyler. Darwin ise zaten insanların maymundan, bir çeşit yaratıktan evrildiğini söyler. Ayrıca, insanın insana olan inancının yittiği, aile, din gibi manevi değerlerin yok olduğu veya önemlerinin kalmadığı bir ortam var. İnsanlar, bu değerlerin öneminin kalmadığını fark ettikleri için başka yollara yöneliyorlar.
Bu yönelimleri sanatın her alanında da görebiliriz. Örneğin; resimde Sürrealizm’i, Dadaizm’i ve İtalya’da ortaya çıkan Fütürizm’i görebiliriz. Bunun gibi birçok garip akım mevcut ve bunlar, algınızdaki gerçekliği yok eden ya da büken akımlar. Bunu en iyi şekilde anlamak için o dönemlerde yapılan müziği dinlemeli veya sürrealistlerin ya da Dadaistlerin yaptıkları tablolara bakmalısınız ancak bazılarına tablo demek bile güçtür. Görsel sanatın böyle bir dönüş yaşaması bu bağlamda çok iyi bir örnektir. Bu örnekleri edebiyatta daha az görürüz. Edebiyattaki örnekler de insanın o zamanki düşünce yapısını, yani postmodern çağ öncesindeki kafa karışıklığını yansıtır. En iyi örnek şu olurdu; eski bir radyoyu elinize aldığınızı, düğmesini rastgele çevirdiğinizi, kırpık kırpık sesler duyduğunuzu ve bunların hepsini yazdığınızı düşünün. İşte Joyce’un yaptığı şey budur. Son derece modern ve son derece çağdaş olduğunu söyleyebiliriz.
İkinci soruya gelince, kitabı çevirme sebebi herhangi bir şeyi çevirmemle aynıdır. Bir metnin başına oturuyorum ve ne olursa olsun bitene kadar çeviriyorum. Finnegans Wake’de ise biraz daha zorlayıcılık ve meydan okuma vardı. “Yapar mıyım yapamaz mıyım?” deyip kendi kendime meydan okudum. Belki de dünyada yalnızca on veya on beş kişinin kalkıştığı bir şeyi yapmış olacağım. Joyce’u çevirdim, çünkü Joyce var ve ben çevirmenim. Joyce’u çevirdim, çünkü yapabileceğimi düşündüm. Yani, meydan okumayı kabul ettim ve bir şekilde yaptım.

Genç çevirmenlere ve çeviri öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir?

İlk başta ticari piyasayı düşünenlere şunu söyleyebilirim; piyasada art niyetli ve dolandırıcılar var. Öğrencinin parasını ödemeyen güvenilmez insanlar ve ücretleri düşük tutanlar da buna dahil. Bu yüzden öğrencilere öncelikle tanıdıkları insanlarla çalışmalarını tavsiye ediyorum. Kısa işler olsun ama yapsınlar. Yaptıkları çevirilerle ilgili fikir alsınlar. Belki ilk başlarda parasız çalışmak zorunda kalabilirler ancak yine de çalışsınlar. Daha önce yapılmış çevirilere bakmalarını öneriyorum. Mümkün olduğu kadar çok alanda metin bulup karşılaştırsınlar.
Kendilerine bir portfolyo hazırlamalarını da öneririm. Üç sayfalık küçük bir öyküyü çevirsinler ve portfolyoya eklesinler. İçinde şiir, öykü veya mektup olan bir pdf gibi de olabilir. Böylelikle ileride yaptıklarını göstermeleri istendiğinde “Bunları ben yaptım.” diyebilirler.
Bunun yanı sıra meraklı olmak, çok okumak ve kalemin kuvvetli olması gerekiyor. İyi bir çevirmenin aynı zamanda iyi bir yazar olduğundan bahsettik. Bu sebeple biraz yazarlığın ve bununla birlikte bilgisayara hakim olmanın çok faydasının olduğunu düşünüyorum. Son olarak, bol bol çeviri yapmak tabii ki en büyük katkıyı sağlayacaktır.

(*) Söz konusu röportaj 19 Nisan 2019 tarihinde telefon görüşmesi yoluyla yapılmıştır.

Kaynakça:
Görsel – T24, ”Çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyordum.”

Pin It on Pinterest

Share This