Uzun yıllar Londra’da yaşayıp BBC’de çalışan ve şuanda çevirmenlik yapan Timur Demirtaş ile çeviri ve çevirmenlik hakkında konuştuk. Ankara’da doğup büyüyen Timur Demirtaş meslek hayatına gazetecilikle başladı. TRT’de çalıştıktan sonra İngiltere’ye yerleşerek BBC’de çalışan Demirtaş, ülkesine döndükten sonra gazetecilik hayatına BBC Türkçe ve NTV dahil olmak üzere birçok kurumda devam etti. David Hirst’in kaleme aldığı Silah ve Zeytin Dalı ve Shane Harris imzalı Savaşta: Beşinci Cephenin Yükselişi adlı kitapları Türkçeye kazandıran Demirtaş, çeviri sürecinde çevirmenin zihninden geçenleri ve çeviri deneyimlerini anlatıyor. Çevirmen olmak isteyenlerin kendilerini tanımaları gerektiğini ifade eden Timur Demirtaş, genç çevirmenlere de sabırlı olmalarını tavsiye ediyor.

Sizce çeviri nedir? Sizin için çeviri ne anlam ifade ediyor?

Öncelikle birçok kişi, eğitimini almak istemesine rağmen bu yola giremiyor ve bu işi yapamıyor. Cevabıma böyle başlamaktaki amacım bu açıdan şanslı bir insan olduğumu düşünmem. Gelir düzeyi iyi bir ailede büyüdüm, bizi iyi okullarda okutacak bir ailenin çocuğu olarak iyi okullarda okudum ve iyi koşullarda çalıştım. Uzun yıllarımı verdim çeviri işine. Bu sebeple, sahip olduğum bu özelliğin bir ayrıcalığın eseri olduğunu düşünüyorum ve insanlara fırsat verildiğinde çok güzel sonuçlar doğabileceğini düşünüyorum. Böyle zorlu bir mesleğe ve işe girebilmek için birçok güzel insan fırsat bekliyor. Çeviri gerçekten zor bir iştir. 35 yıldır bu işi yapmakta olan çalıştığım şirketin sahibi bir gün bana “Çeviri, lanet bir iştir.” demişti. Böyle söylemesinin sebebi tabii ki çevirinin kötü bir meslek olduğunu düşünmesi değil, daha ziyade çevirinin zor bir meslek olmasından kaynaklanıyor. Ben de böyle düşünüyorum ama işimi çok seviyorum. Çeviri yapmayı seviyorum. Bunun yanı sıra çeviri, en temel anlamıyla bir dilde söylenenleri diğer bir dile aktarma sanatıdır. Yabancı dilde duyulan ya da okunan şeyler, Türkçenin bilinç akışına uygun bir şekilde çevirmenin zihninde paralel bir anlam buluyor çeviri sürecinde. Ayrıca, bu süreçte kaynak metin okunduğu zaman bununla ilgili anlamlar, çağrışımlar çevirmenin aklında gezinip bir yerlere oturuyor. Yani zihinde bir dallanma, bir budaklanma ve en sonunda bir orman oluşuyor. Çevirmenin işi o dallanma ve budaklanmaların içinden geçip bütün o ağaçların ve ormanların arasında gezinip İngilizcede söylenenin Türkçedeki karşılığını bulmak. Bu yüzden çevirmenin işi aslında lojistik bir iştir. Yani taşıma işi. Daha açık ifade etmek gerekirse, zihin dünyasında oluşan coşkun bir su kaynağının bir musluktan geçerek belli bir yere akmasını sağlayacak lojistik yeteneğini de beraberinde getiren bir iştir çeviri. Çeviri, benim için bu anlamı ifade ediyor.

Çok güzel bir benzetmeyle tanımladınız. Anlattıklarınıza dayanarak çeviri metnini, çevirmenin zihin süzgecinden geçmiş özel bir ürün olarak değerlendirebilir miyiz?

Kesinlikle. Yoğun bir zihin süreci bu ve buna katlanmayı göze alacak kadar bu işi sevmeseydim bunca yıl bu meslekte devam etmezdim diye düşünüyorum. Bahsettiğimiz bu zihin süreci çok karmaşık bir şey.

İnsanın kendini anlaması biraz zaman gerektiriyor. Bazıları çok çabuk ve çok rahat kavrıyor kendisini. Kendisiyle daha hızlı bir şekilde tanışıyor sözgelimi. Ancak, kendisini tanımakta zorluk çekenler, uzun yıllar o bilinç akışında kayboldukları için çeviriyi öznel bir şekilde yapar hale geliyorlar. Kendilerini tanımadan bu işe girenler okuduklarını tabii ki kendi dünyalarından yorumluyorlar ama yazdıkları yine de kendi dünyalarından bağımsız olmalı bana göre. Yani, bu konuda kaynak ve hedef arasındaki ilişki önemli. Kaynağın ne demek istediği, benim onu nasıl okuyup kavradığımdan daha önemli. Örneğin, İngilizceden Türkçeye çeviri yaparken kaynak metinde bana anlatılanı İngilizce bağlamda okuyabiliyorsam bu bir yetenek. Az önce ifade etmiştim ama yine söylemek istiyorum. Bu açıdan şanslıyım. Çünkü, 13 sene Londra’da yaşadım ve bu süre zarfında BBC’de çalıştım. Bu dilin melodisine, akışına ve ritmine aşinayım. Bu aşinalık sayesinde metinleri bağlamına uygun anlayabiliyorum. Bu zihin süreci ve işleyişin çeviride önemli bir rolü olduğunun farkındayım ama çevirmenin kendini bu sürece teslim etmemesi, hapsetmemesi gerekiyor. Çevirmen bu bilinç akışından kendini koparıp kaynak metin ne diyor diye düşünmeli bence.

Daha önce bir kitap çevirdiğinizi söylemiştiniz. Kitabın ve çeviri sürecinin detaylarını ve bu süreçteki deneyimlerinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Çevirdiğim kitap, Silah ve Zeytin Dalı, The Guardian gazetesinin Ortadoğu muhabiri David Hirst’in kaleme aldığı 600 sayfalık İngilizce bir kitaptı. Kitabın çevirisi 4 ay sürdü. Maddi açıdan konuşmam gerekirse bu iş için az kazandığımı söyleyebilirim. Az kazandım derken 4 aylık çeviri sürecinde aylık 1500 ₺ kazandım. Ofiste değil evde çalıştım. Söz konusu yayınevinin o zamanki editörü Onur Yılmaz çok büyük destek verdi bu süreçte. Annemle beraber yaşadığım için evde onun sonsuz desteğiyle bu projeyi yürütebildiğimi düşünüyorum. Ayrıca Amerika’daki akrabamın buradaki payı büyük çünkü kitapta anlamadığım yerlerde bana çok yardımcı oldu.

Anlıyorum. Peki, kitabı çevirdiniz, yayınlandı ve kitabı elinize aldığınızda “Çeviren: Timur Demirtaş” yazısını görüyorsunuz. Çevirmen olarak bu duyguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çalıştığım yayınevi konusunda şanslıydım. Neden diye soracak olursanız, kitap yayınlanmadan önce kitabın içeriğiyle ilgili bir fikir istendi benden. Çevirmenin notu gibi çok kısa bir yazı yazdım kitap hakkında. Kitabın ismini söyledim ama bu ismin bir de arka planı var. Ondan da bahsetmek isterim. Artık aramızda olmayan Filistin lideri Yasser Arafat, BM toplantısına gittiğinde oradakilere İsrail ile ilgili ilişkileri hakkında “Ben buraya bir elimde zeytin dalıyla diğer elimde silahla geldim.” demiş, kitabın yazarı David Hirst’ün aktardığına göre. Yahudi lobisine ya da Siyonist bloğa veyahut Yahudilik üzerinden politika yürüten İsraillilere çok ağır eleştiriler getiriyor bu kitap. Okurken bunların çok etkileyici bilgiler olduğunu hissederek çevirdim ve üzerime düşeni en iyi şekilde yapmaya çalıştım. Asıl sorunuza gelecek olursak çevirmen olarak ne hissettiğimi şöyle özetleyebilirim: Öncelikle ismimi kitabın iç sayfalarında değil kapağında görebildiğim bir kitaptı bu. Bu gibi durumlar yayınevinin çeviri ve çevirmene karşı hassasiyetini gösteriyor. Bu sebeple benim için çok değerli. Hakikaten gurur verici bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

Yayınevini de gerçekten tebrik etmek gerek. Çünkü çeviriye ve çevirmene değer veren yayınevleri buna özellikle dikkat ediyor ve söz konusu kitap, çevirmenin elinden geçtiği için bazen çevirmenden bir ön yazı yazmalarını istiyorlar.

Kesinlikle. Çevirdiğim bir kitap daha vardı ve adı Savaşta: Beşinci Cephenin Yükselişi’ydi. Bu kitap da Amerika’da internetin nasıl bir savaş unsuru olarak görüldüğünü, internet savaşlarına Amerika’nın nasıl hazırlandığını ya da bu savaşlarda silahlarının neler olduğunu anlatıyordu. Shane Harris’in kaleme aldığı bir kitaptı ve çok da güzel bir kapağı vardı. Çevirisi bitip yayınlandıktan sonra yayınevi bana 10 tane verdi bu kitaptan. Pek çok yayınevinin, çevirmene verdiği değere ilişkin şunu söyleyebilirim ki; bir çevirmenin geçimini sağlayacak düzeyde para kazanması, yurtdışı bağlantısı olursa daha mümkün gibi geliyor. Kendi koşullarım çok rahat ama çevirmenlikten hayatını geçindirecek kadar yüksek miktarlar kazanmak isteyenler için yüksek meblağlardan konuşamıyoruz çeviri sektöründe. Çoğu çevirmenin, taşıdığı yük ve ağırlığın karşılığını alamadığını düşünüyorum.

Çeviri sürecinde çevirmenlerin zihninde neler oluyor?

Bir çevirmen olarak benim aklımdan üç şey geçiyor çeviri yaparken. Çevirinin içeriği, yani iki dilin örtüşmesi; çevirinin lojistiği ve üçüncü olarak da ofis ilişkileri. Bu konuda da şunu aktarmak isterim. Seninle bir gün ofiste konuşurken “Abi, bence sen çeviri yaparken kendini dinliyorsun.” demiştin. Çok doğru çünkü kendimi dinliyorum. Ofis ortamında insanlarla beraber çalışan bir çevirmen olarak çevirinin genel yapısı dışında, yani çeviri yapmanın dışında ofisle ilgili diyalogların akıllardan geçmesi de kaçınılmaz. Bu düşünceleri dinlememek imkansız. Bu yüzden hiç de kolay değil. Çalışma arkadaşlarımdan Barış, beni çok iyi tanır. Bir gün geldi “Abi, kafanla işi birbirinden ayır.” dedi. O bunu çok iyi başarıyor. Nasıl yapıyor hiçbir fikrim yok ama çok iyi yapıyor. Zihnindeki bilinç akışını nasıl kontrol ettiğini ve bunu nasıl görmezden geldiğini anlamıyorum. Çünkü yabancı bir ifadeyi okuyorsunuz ve hedef dile bunu bilinciniz ile taşıyorsunuz ve bu sürede iç dünyanızda bir ses duymamanız imkansız. Sonuç olarak çeviri yaparken pek çok şeyi kucaklıyor, duyuyor ve sırtınızda taşıyorsunuz.

Sanırım çeviri sürecini zorlu kılan şey de bu.

Evet, tabii ki. Diğer işlerde de birtakım zorluklar var ama çevirmenlikte bu daha fazla. Benim habercilik geçmişim de var. 1988’de TRT’de başladı bu serüven ve toplamda 17 sene habercilik yaptım. Bu sırada BBC Türkçe’de, BBC News’te, NTV’de, Taraf’ta ve Cumhuriyet’te çalıştım. Bütün bu deneyimlerden sonra bu işlerde daha rahat olduğumu fark ettim. Habercilik aslında keyifli olmasının yanı sıra stresli de bir iştir ama çeviri ofisinde zorlandığım kadar zorlandığımı ve sırtımda büyük bir yük taşıdığımı hatırlamıyorum.

Bunun da en büyük nedeni, sanıyorum ki çevirinin doğasında olan sosyalleşme eksiği. Çünkü önünüze bir metin alıyorsunuz, kaliteli bir iş çıkarmak için o metne odaklanıyorsunuz ve kendinizi o süreçte soyutluyorsunuz. Tabii, üstüne bir de zaman faktörü eklenince içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor.

Evet. Bence bir hikayeyi hatırlamakta fayda var. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama “Bir insanın konuşması onu daha yaratıcı kılar.” diye bir şey okumuştum. Bunun doğru olduğunu düşünüyorum ve sıkıntısını çok çekiyorum çünkü ben konuşulmayan bir yerde rahat edemeyen bir insanım. Bazen arkadaşlarla bir şeyler konuşuyoruz, çeşitli konulara giriyoruz ve birbirimizle uğraşıp takılıyoruz. Konuşmaktan kastım bunlar değil. Tabii, üstümüzdeki stresi dengelemek için böyle şeylere de ihtiyacımız var ama asıl kastettiğim şey yapılan iş hakkında konuşmak. Mesela, “Burada böyle bir kelime var bu ne olabilir?”, “Bu cümle neyi anlatıyor?”, “Burada şu kavramı anlamadım.” gibi konuşmalardan bahsediyorum. Çevirmen kendini hapsetmezse o sessizliğe ve çıkışını kendisi bulmak kaydıyla bir diyalog ortamı geliştirebilirse, daha üretken olur ve verimli çeviriler ortaya koyar.

Çeviri sektöründe yer edinmek isteyen genç çevirmenlere ve çeviri öğrencilerine önerileriniz nelerdir?

Benim bu meslekte gittiğim yol biraz çetrefilliydi. Bu sebeple bu yoldan gitmemelerini tavsiye ederim. Ben, tabiri caizse mektepliden ziyade alaylıyım. Alaylı kavramını da açmak gerekirse yapılan mesleği, eğitimini almadan bu işi bilenlerden öğrenmek. Mektepli olmak ve yapılan işin eğitimini almak çok büyük bir kazanç. En azından yeni başlayacak olan çevirmen arkadaşlarıma sahip oldukları bilgi, birikim ve donanımın değerini bilmeleri tavsiye edebilirim. Okulda hocalarıyla kurdukları diyalogların ve onlardan aldıkları bilgi ve becerilerin önemini anlamalılar. Kısacası, sahip olunan bu değerin önemini bilmek ve meslek hayatını bu değer üzerinde inşa etmek çok önemli. Ayrıca, sabırlı olmaları gerekiyor. İyi bir çevirmen olmak için sanırım 10 sene çalışmak gerekiyor. Bunu göze almaya hazır olup olmadıklarını anlamalılar. Biraz önce bahsettiğimiz gibi kendilerini tanımalılar. Bu işe mutfak benzetmesi yapmak gerekirse, şöyle devam etmek isterim. Çeviri ofisi ya da bürosunda yani mutfakta bir hiyerarşi vardır. O hiyerarşinin en altından girip deneyimli insanlar ile çalışır, bilginizi pekiştirir ve zamanla pişersiniz.  Yeni çevirmenlerin pişmeleri için de yine sabır gerekiyor.

Bilgi ve deneyimlerini bizlerle paylaşan, yaşadıkları doğrultusunda çevirmenlere ve çevirmen adaylarına önerilerde bulunan değerli meslektaşımız Timur Demirtaş’a bizlere zaman ayırdığı için teşekkür ederiz.

Tags: